Takip et

Medine Müdafaası’nın 100. Yılı Münasebetiyle

0

II.Bölüm

Kutsal şehirlerin bir bir kaybedilmesiyle, “Medine’nin boşaltılması emri” gelmiştir. Fahreddin Paşa’nın ısrarı üzerine Enver Paşa tahliyeden vazgeçmiş ve bu kutlu şehri, Fahreddin Paşa ve bir avuç Mehmetçiği ile birlikte, o kutlu şehrin “asıl sahibine” emanet etmiştir.

Yaklaşık 2 yıl İngiliz ve Şerif Hüseyin kuşatması altında kalan Medine’nin İstanbul ve dış dünya ile bağlantısı tamamen kesilmiştir. Bırakın insanlara yiyecek bulmayı, şehirdeki hayvanların bile açlıktan ölmeye başladığı bir zamanda, Fahrettin Paşa başta “çekirge yemek” olmak üzere birçok çare üretmiştir: Hurmadan başka hiçbir şey yetişmeyen bu mübarek şehirde, kısıtlı imkânlarla tarım alanları oluşturmuş, kuyular açtırmış ve çeşitli imar faaliyetlerine girişmiştir.

Fahrettin Paşa’nın inanç adamı olması ve askerin moralini her daim zinde tutması açısından yayınlamış olduğu “Çekirge Genelgesi” ne kadar da manidârdır:

Çekirgenin serçe kuşundan ne farkı var? Yalnız tüyü yok. O da serçe gibi kanatlı ve uçuyor. Bitkilerle besleniyor, temiz ve taze şeyler yiyor. Hem de tiryaki ve keyif sahibi, tütün ve limondan zevk alıyor. Ayrıca Hicaz, Asir, Yemen ve Afrika bedevilerinin başlıca gıdası çekirgedir. Bedeviler sağlamlıklarını ve zindeliklerini yedikleri çekirgeye borçludurlar. Dün karargâh sofrasında çekirge tavası vardı. Arkadaşlarımla beraber yedim ve bunu dil konservesinden daha lezzetli buldum. Hele zeytinyağı ve limon suyu ile salatası pek nefis oluyor. Elhasıl, dün çekirgeyi bahçelerden def ve tenkil tedarikini düşünürken, bugün çekirge geliyor mu diye yollarını gözlüyorum. Hangi mıntıkaya çekirge düşerse tarifim veçhile istifade edilmesini ve bana da hediye olarak çekirge gönderilmesini arkadaşlarımdan rica ederim.”

5

Bütün bunlarla birlikte, askeri bir deha olarak şehrin dört bir yanına yine kısıtlı imkânlarla dâhiyane bir şekilde savunma mevzileri oluşturmuş ve tahkim etmiştir. 2 yıl boyunca kendisinden kat kat üstün düşman kuvvetleri, Fahrettin Paşa’ya karşı hiçbir varlık gösterememişler, O’nun efsaneleşen varlığı karşısında beklemekten başka çareleri kalmamıştır.

Fahreddin Paşa, kaleyi tahliye etmesini teklif eden İstanbul Hükümeti’ne; Medine Kalesi’nden Türk bayrağını ben kendi elimle indiremem. Eğer mutlaka tahliye edecekseniz buraya başka bir kumandan gönderin. cevabını vermiş ve İngilizlerle Araplara teslim olmaktansa Hazreti Peygamber’in (SAV) mezarını havaya uçurarak kendisini feda edeceğine dair yemin etmişti.

30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti savaştan çekilmesine rağmen, Medine’yi teslim etmemiş, birkaç gün antlaşmayı gizlemiş, savunma çemberini biraz daha daraltmaya karar vermiştir. Cuma günü Harem-i Şerif’in minberinde yaptığı tarihe geçen şu konuşmasıyla, antlaşmaya rağmen Medine’nin teslim edilmeyeceğini tüm dünyaya haykırmıştır:

 Ey Nas! Malumunuz olsun ki bütün kahraman askerlerim, bütün İslam’ın sırtını dayadığı yeri -manevi gücün desteği olan Medine’yi- son fişengine, son damla kanına, son nefesine kadar korumaya ve kollamaya me’murdur. Bu asker Medine’nin enkazı ve nihayet Ravza-ı Mutahhara’nın yeşil türbesi altında, kan ve ateşten dokunmuş kefenle gömülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır. Ey Osmanlı ordusunun yiğit subayları! Ey her cenkte cihanı tir tir titretmiş, yiğit Mehmetçiklerim! Gelin hep beraber Allah’ın ve işte huzurunda huşu ve aşk içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamber’in karşısında, aynı yemini tekrar edelim. Ve diyelim ki: Ya Resulallah, biz seni bırakmayız! Allahü teala bizimle beraberdir. Şefaatçimiz O’nun Resulü Peygamberimiz Efendimiz(SAV)’dir.”

Dönemin iletişim zorluklarını kullanarak zaman kazanmak için gelen elçileri söz ustalığıyla geri göndermiş, en son Halife-Padişah’ın iradesi ve selamı ile kurmaylarıyla yaptığı görüşme sonucunda 7 Ocak 1919’da 29 maddelik teslim antlaşması yapmıştır. (Daha sonra İngilizler o şartların hiç birine de uymamışlardır.) Söz konusu antlaşma hükümleri gereğince özetle, şehri savunan erinden rütbelisine kadar hiçbir asker esir alınmayacak ve İstanbul’a nakledilmeleri sağlanacak, şehirde kalacakların ekonomik, sosyal ve kültürel hayatları garanti altına alınacaktır.

Ateşkes antlaşmasından itibaren 70 gün direnen Fahrettin Paşa, Medine’den ayrılanların Peygamber Efendimiz(SAV)’e veda ziyaretinde bulunması adetten olduğu veçhile, Harem-i Şerif’e kapanarak 3 gün Mescid-i Nebevi’de kalmış, bu süre zarfında kendisine dökülen dillere ve yalvarmalara kulak asmamıştır. Medine dışında kendisini bekleyen düşman bin bir türlü vesveseye düşmüş, ancak yine zor kullanmayı göze alamamışlardır. Ancak 10 Ocak günü Paşa’nın en yakınında yıllarca hizmet eden Kurmay Heyeti yanına gelerek gayet saygılı bir şekilde konuşurlarken, birden bu asil Osmanlı paşasının gözüne kül atarak üzerine çullanmışlar ve gözyaşları içerisinde Fahrettin Paşa’yı zorla içinde bulundukları kutsal mekândan çıkartarak teslim etmişlerdir.

31 Mayıs 1916’dan başlayıp 10 Ocak 1918’e kadar süren ve destanlaşan Fahrettin Paşa’nın Medine Müdafaası, maalesef böyle hazin bir sonla bitmiş olmakla geride de hazin sahneler bırakmıştır. Zira Paşa’ya ve askerlerine teslim olunması karşılığında anavatanlarına dönmeleri garanti edilmesine rağmen, önce Paşa, sonra da askerleri Mısır’da bulunan İngiliz esir kampına götürülmüşler, Paşa daha sonra Malta’ya sürülmüştür. 8 Nisan 1921’e kadar süren esaret hayatı, Ankara hükümetinin yoğun çabaları ile son bulmuş ve Sakarya Zaferi sonrasında İngilizler ile yapılan Malta Esirleri ile ilgili antlaşma hükmü gereğince Avrupa ve Moskova üzerinden Eylül 1921’de Milli Mücadele’ye destek olmak amacıyla Anavatana dönmüş ve esareti fiili olarak son bulmuştur. Daha sonra Ankara Hükümeti’nce Kabil Büyükelçiliği’ne atanan Fahreddin Paşa, Afganlıların, Kurtuluş Savaşı’na desteğinde önemli rol oynamıştır. 22 Kasım 1948’de bir tren yolculuğu sırasında Eskişehir yakınlarında kalp krizi sonucu hayatını kaybetmesi ile ebedi âleme intikal etmiştir. Kabri, İstanbul’da Rumeli Hisarı’ndaki Aşiyan Mezarlığındadır.

Medine müdafaasının en önemli sonuçlarından biri, Türklerin bütün dünya Müslümanları nezdindeki itibarını korumuş olmasıdır. Tarihte halife ile Haremeyn arasında her zaman bir alaka görülmüştür. Haremeyn kuşatıldığında halifenin orayı sonuna kadar savunması beklenir, aksi düşünülemezdi. Fahreddin Paşa bunu yapmıştır. Bir diğer husus da ayaklanmanın barındırdığı “Arap Milliyetçiliği” idealinin hiçbir şekilde gerçekçi olmamasıdır. Osmanlı Devleti idaresindeki bütün Müslümanların hamiliğini samimi olarak üstlenmişti. Osmanlı sancağı sadece Türklerin değil, Arapların ve bütün tebaanın sancağı olduğu gibi, Emperyalizm’e karşı direnişin de en güçlü simgesi idi. Bir zamanlar huzur içinde yaşayan Balkan uluslarının, “Millet-i Sadıka” Ermenilerin kandırıldığı gibi, Araplar da kandırılmıştır. Ne var ki, Arapları Türklerin egemenliğinden sözde kurtarma ve Arap bağımsızlığı vaadi doğrultusunda bir kesim Arap’ın aldatılmasıyla başlayan isyan hareketi sadece Hicaz’daki Osmanlı idaresini bitirmemiş, aynı zamanda Ortadoğu’nun belirsiz bir geleceğe sürüklenmesinde de önemli bir rol oynamıştır.

“Araplar bizi arkadan vurdu, Osmanlı’ya ihanetin cezasını çeksinler, Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.” gibi klasik “Arap ihaneti” söylemleri ve İngilizlerin “Böl – parçala – yönet” siyaseti, Ortadoğu’yu içinden çıkılamaz bir hale getirmiştir.

İttihat – Terakki’nin 31 Mart Vak’ası ile Halife Abdülhamit’i azl etmesini çok iyi kullanan Ajan Lawrence, bir kısım Arap kabilelerini İttihat – Terakki ordusuna karşı Halife ordusunu temsil eden Şerif Hüseyin’in ordusunda toplamıştır. Şu acı ve sinsi oyuna bir bakın! Osmanlı Halifesi’ni kurtarmak için Osmanlı (İttihat – Terakki) Ordusu ile savaşmak!    

Böyle sinsi bir oyun ile I. Dünya Savaşı sonunda Ortadoğu’ya yerleşen İngiltere II. Dünya Savaşı sonunda bölgede kalamayacağını anlamış, ABD ile birlikte bu “kara elmas – petrol” bölgesini masa başında cetvelle çizdiği sınırlar ile birçok devlete bölmüş, İslam dünyasının kalbine de Siyonizm hançerini saplayarak bölgede akan kanların baş müsebbibi olmuştur.

Arapların genelinde karşılık bulmayan, Şerif Hüseyin’in düştüğü bu hata bütün Arap milletine mi mal edilmeli? Neden hep “Arap ihaneti”nden bahsedilir de I. Dünya Savaşı’nda Cihad–ı Ekber’e katılan Arap aşiretleri, Kurtuluş Savaşı’nda bizimle omuz omuza bağımsızlık mücadelesi veren Arap subaylarından bahsedilmez. Emperyalist güçlerin oyunu ile biz 1960 – 1970 ‘li yıllara kadar köpeklerimizi “Arap” ismiyle, Araplar da “Türk” ismiyle çağırmadı mı? İslam’a hizmet etmiş iki güzide milletin birbirine düşmesi, ancak Siyonizm ve Emperyalizm’e hizmettir. Bugün, Şii – Sünni mezheb kavgalarının kışkırtılması, İŞİD – DAEŞ gibi İngiliz destekli örgütlerin türetilmesi o dönemlerde oynanan oyunların günümüzdeki uzantısıdır.  Unutulmamalıdır ki, “Ortadoğu’da ağıtlar Türkçe, Kürtçe, Arapça yakıldıkça; sevinç çığlıkları da İngilizce, Fransızca, İbranice olacaktır.”

“Dinler arası diyalog ve hoşgörü” söylemleri ile Müslümanlardan başka herkesi hoşgörü ile karşılayanların Müslümanlara karşı bu tavrı nedir? Allah (CC): “Müslümanlar, küffara karşı çok çetin, kendi aralarında gayet merhametlidirler…” (Fetih, 29) buyurur. Aklımızı başımıza almanın vakti gelmedi mi? Artık Emperyalistlerin oyununa gelmeyelim. Bugün Filistin, Irak, Suriye; yarın İran, Türkiye!

Bu konuda biz Türkiye Müslümanlarına çok büyük vazifeler düşüyor. Osmanlı varisi olarak önce ülkemizde Müslümanlar arasında birliği sağlayalım, Resulullah’ın belirttiği gibi: “…birbirine kenetlenmiş tuğlanın harcı gibi sımsıkı kenetlenelim…”  Ayrıştıran değil, birleştiren olalım, her fırsatta “Tevhid ve Ümmet Bilincini” dillendirelim, tefrikaya, fitneye fırsat vermeyelim, Allah’ın ipine sımsıkı sarılalım. Osmanlı misyonu ile İslam dünyasına ve insanlığa kucak açalım ki “İslam Ümmeti”nin gücünü gören zalimler zulmünden geri dursunlar.

Yazımızı Şerif Hüseyin’in şu ibretlik sözleriyle bitirelim:

 Ben velinimetine ihanet etmiş âsi bir kulum, günahım büyüktür. Kral olacağımı sandım, Tanrı beni sürgünlüğe düşürdü, hasta oldum, buraya sığındım.”

Ve duamız şu olsun: Rabbim Ümmet-i Muhammedi, devletimizi, milletimizi ve bizleri ihanet edenlerin her türlüsünden, vefasızlardan, nankörlerden ve onların şerrinden korusun ve onlara fırsat vermesin, bizlere Tevhid ve Ümmet şuuru nasib etsin.

Bu vesileyle başta Kutlu Şehrin müdafiilerinin, tüm Şehit ve Gazilerimizin ruhuna el Fatiha.

Enes İlhan POST

Kaynaklar:
Feridun KANDEMİR; Fahreddin Paşa’nın Medine Müdafaası Peygamberin Gölgesinde Son Türkler,
İsmail BİLGİN; Çöl Kaplanı Fahrettin Paşa Medine Müdafaası,
Naci Kaşif KICIMAN; Medine Müdafaası Hicaz Bizden Nasıl Ayrıldı?
Hasan BARLAK; Fahreddin Paşa’nın Hicaz Cephesinde Bayrak Mücadelesi (Haziran 1916- Ocak 1919) (Doktora Tezi)
ttk.gov.tr

Paylaş.

Yorum Yaz