Takip et

Kuran’ın İnsana Verdiği Büyük Armağan: Masumiyet

0

Ramazan Karabulut (2)

20 yy.lın suç tefsirini yapan Dostoyevski’den Allah razı olsun. Suç ve Ceza’da Raskolnikov, suçunun ağırlığında ezilirken kurtuluş çaresini bir hayat kadını olan sevgilisi Sonya’ya suçunu itiraf ederek aramıştır.  Bu bir ölümcül vicdan ağrısının çırpınışları gibidir. Varoluşun derin karanlıklarında kendini eleştiren nefsin (nefs-i levvame), nefes alma çabasıdır biraz da. Raskolnikov, suçunu itiraf ettiğinde sevgilisi Sonya, “Buradan çık ve gerekirse herkesin önünde diz çökerek suçunu anlat ve ben suçluyum diyerek af dile” diye bir kurtuluş reçetesi sunmuştur. Aslında Sonya da bir hayat kadını olmakla “suçludur”. Fakat bu günahının koşullarını hazırlayan, onun erkeklere pazarlanmasına geçimi için izin vermeci bir tutum sergileyen babasının günahını sırtında taşıyan bir kadındır. İtiraf etmeliyim ki roman okumalarımda beni iliklerime kadar titreten sayılı dramatik tablolardan biridir.

Ama artık kurtuluş reçetesi için çok geçtir. Affı mümkün görünmeyen büyük günahlar işlenmiştir. Raskolnikov’u işlediği suçun karşılığında uzun bir süre – belki de ömür boyu- maddi manevi ağır bedeller beklemektedir,  Sonya’nın babası ise sefalet içinde ve bir suçlu olarak ölmüştür.  Raskolnikov cinayet gibi büyük günahın enkazı altında kurtulmanın tek yolunun ağır bir ceza bedeli ödemekten geçtiğine inandığından olsa gerek sonunda suçunu itiraf eder ve mahkemeye çıkarılır. Sibirya’ya sürgününe gönderilir. İşte bu suç ve ceza sürecinin neticesinde o tarihi sözünü söylemiştir: “Anlıyorum ki mutluluğun asıl kaynağı vicdanın derinliklerinden gelen ışıktır…”  Yani tertemiz yüreklerden gelen suçsuz ve saf bir ışık…  Artık Kuran’ın deyimiyle nefs-i levvame (kendini eleştiren benlik) ya da psikanaliz terminolojisiyle süper ego (vicdan, yargılayan benlik) devreye girmiş, suçlar itiraf edilmiş, hükümler giydirilmiş, kalemler kırılmış ve defterler dürülmüştür.

Bana bu öyküde ve benzeri suç vakalarında anlaşılamaz hatta imkânsız gibi gelen durum; Fail suça giderken itiraf sürecine kadar gayet akılcı olabiliyor ve suçunu mantıksal temellere dayandırabiliyorken, savunu mekanizmaları gayet yerinde işleyebiliyorken, nasıl olur da hiçbir baskı altında kalmadan irrasyonel olana yani vicdanına yenilip mantık zırhını çıkararak, çırılçıplak kalma pahasına suçunu itiraf edebildiğidir. Suç sürecinin başında akıl mantık kaleleri inşa eden suçlunun, sürecin sonunda bütün kalelerini dinamitleyip kovulmuş ve çırılçıplak kalabilmesi, insan yaratılışının metafizik/irrasyonel muammalarından biri olsa gerektir.

Örneğin Raskolnikov, suçunu itiraf etmeden önce daha gayet rasyonel bir varlık değil miydi? Bu hukuk öğrencisi aydın genç, düne kadar “Napolyon başarılı olduğu için suçlu değildir. İki tür suç vardır: Başarılı olan yani zafere erdiği için alkışlanan suç. Bir de başarısız olduğu için sahibini mahkum eden suç” demiyor muydu? Pekâlâ, ne oldu da çıplaklığı seçti? Suç başarısız mı oldu? Hayır. Hatta öyle kurnazca hareket etti ki çok sıkı sorgulanmalara ve dedektif takiplerine rağmen hiçbir suç delili bırakmadan bir bir işin içinden sıyrılmasını bilmişti. Peki işlediği suçun mantıksal donanımını mı iyi kuramamıştı? Asla. Yaşlı tefeci kadını öldürmüş olmakla kendisine borcu olan birçok yoksul insanı kurtaracağına dair sadece akılcı değil ahlaki bir motivasyona da sahipti. O halde neden işlediği katliamlar yüzünden alkışlanan bir Napolyon olmamıştı da çırılçıplak bir itirafçı oluvermişti?

Raskolnikov’un kurduğu hayallerin hiç birisi olmadı. İşlediği suç onu ne kral yaptı ne de prens. Ama basit bir polis memurunun kendisini sorgularken; “ Sen bize geleceksin eninde sonunda. Çünkü suç işleyenler ışığın çevresinde dolaşan bir kelebek gibidir. Hiçbir suçlunun işlediği suçun ateşinden koptuğunu görmedim.”  sözü ayan beyan gerçek oluvermiş sonunda. Raskolnikov işlediği suç ateşinin çevresinde dolaşmaktan vazgeçip kendini ateşin içine atıvermişti. Tıpkı Kral Oidipus’u kral yapmayıp altından iğnelerle gözlerini kör ederek sürgüne gönderen avare, çaresiz, kör ve sefil halde öldürmekle işlediği ensest günaha kurban eden suç Raskolnikov’u da büyük bir siyasi lider yapmamış Sibirya’ya sürgün etmişti.

Dostoyevski, Suç ve Ceza romanının sonunda roman tekniği açısından anlamlı bulunmayan ama içerik bakımından romanı bizim zihnimizde bitmeyen bir öykü haline getiren o muhteşem sorusunu sorar: “Pekâlâ, bundan sonra ne olacak?”

Raskolnikov, cinayet işledi, suçunu itiraf etti ve Sibirya’ya sürgün edildi. Sevgilisi Sonya da yanına taşındı. Peki Raskolnikov bütün suç delillerini karartarak rasyonel insanı seçmeyip de kendini suçlayan benliğine kulak vererek cehennem sürgününü seçmesi kendini affettirebilecek mi? Kendisini bekleyen bu yıllarca sürecek olan trajedi onu mutlu sona götürebilecek mi? Mutlu sondan da geçelim hayat artık eskisi gibi olabilecek mi?

Bu cevapsız sorular, romanı kafamızda sonsuzlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor maalesef. “Bu soruların cevabı bir başka romanın konusu olabilir ama bizimki burada bitti.” diyerek romanını noktalıyor yazarımız. Her andıkça ümüklerimizi sızlatacak bir sonla… Ve sonrasında ayağa kalkıp ne kadar uzun sürse az olacak bir alkış tufanı koparıyoruz. Kuran’ın ve onun geleneği olan İncil ve Tevrat’ın da defalarca altını çizdiği, insanı uyanık olması için defalarca tokatladığı, uzak kalması için olabildiğince destansı anlatımlar da bulunduğu suç ve suçlu insanın cezası ancak bu kadar iyi senaryolaştırılabilir ancak bu kadar iyi tefsir edilebilirdi…

Bence artık ikinci bir Raskolnikov romanı yazılamaz. Daha doğrusu cezasını çekmiş, af kapsamına alınmış ve böylelikle mutluluğu yakalamış bir başka Raskolnikov olmaz artık. Öldürdükleri yaşlı tefeci kadın ve hizmetçisi dirilip Sibirya’ya gelseler, çektiği bunca acı ve çileden sonra kendini affettiklerini söyleseler ve tüm dünya buna şahitlik etse bile artık Raskolnikov’un eskisi gibi olması çok güçtür. Çünkü Raskolnikov, yaşlı tefeci kadını ve hizmetçisini öldürmekle kendini de öldürmüştür, Sibirya sürgünü ise artık bir kabir azabıdır.

Şurası bir gerçek ki: kasıtlı işlenen büyük bir suçtan sonra bazı şeylerin eskisi gibi olması bir yana, mücrimin artık bir zamanlar sahip olduğu o vicdani mutluluğu, iç huzuru yakalaması çok güçtür.  Uzun sürecek olan vicdan hesaplaşması, içsel ve dışsal cezalandırmalar ve günah yaralarının göz göz ettiği kronik kalp ağrıları suçluyu yaşamın lezzetinden uzak tutacaktır.  Suçtan sonra kendisini bekleyen pişmanlık krizleri, mahkûmiyet, ötekileştirilme, vicdanın şahitlik etmediği ıssızlıklar, sonu gelmeyen uçsuz bucaksız yalnızlıklar, kadersizlikler mücrimin yaşamının büyük bir bölümünü elinden alacaktır. İşte, Kuran’ın insanı sakındırmak istediği cehennemlerden bir cehennem, şeytanların rasyonel insanı düşürmek istediği büyük tuzak…

Kuran’ın İnsana Verdiği Büyük Armağan: Masumiyet(II)

 İnsanın masumiyeti, insanın cenneti alasıdır. İnsanın var oluş özünün yaratıldığı yurdu… Yurdudur çünkü vicdani/varoluşsal olanla yaşamsal olanın birbiriyle muhteşem uyumunu olanaklı kılan bir evrendir. Ve bundan dolayı da bir memlekettir cennet. İlahi mutluluğun senfonisi sonsuz bir iklim gibi daima oradadır. Aç, çıplak ve sürgün değildir. Ruhu üşümez ya da bedeni cehennemlerde yanmaz. Uzaklarda ya da ellerin yurdunda esir de olmadığından ne bir yalnızlık çeker ne de yabancılaşır. Her şey kendine aittir ve özü gibidir. Çünkü suçlu değildir. Kendini suçlayan bir benliğinin olması şöyle dursun kendini onurlandıran bir benliğe sahiptir ki zaten her şeyin ötesinde kendini suça sürükleyecek çelişkiler de yoktur.  Ben modernist/spekülatif Kuran yorumcuları gibi Cennet’in bu dünyada yaratıldığına inanmıyorum. Bana göre Cennet, insanın en yüce varoluş menziline ev sahipliği yapan bir yurttur. Burada insana günah işlersen; aç ve çıplak kalırsın,yorulursun, üşürsün, hastalanırsın, mahkûm olur ve yanarsın en önemlisi de ekmeğini bin bir zahmet ve alın teriyle kazanmak zorunda kalırsın… Çünkü burası insanın özüne ait bir memlekettir, suç ve günahın neden olacağı bozulma ve çürümelere yer yoktur. Hatta bunların en ufağı bile masumiyet yurdunun dokusunu bozabilir, insanı öz vatanından sürgün edebilirdi. Ve nitekim de öyle oldu. Bütün denenmeler ve çelişkiler, masumiyetin bozulması ve cennetten kovulmakla başladı. İnsana; “sen ve eşin aynı özdensiniz, en güzel ve en asil yaratılıştasınız sizin layık olduğunuz sonsuz mutluluk menzilinde konaklamanızdır. Rabbinizle yaptığınızahitleşmenize sadık olun ve sakın ola ki sakın lanetlenmiş günah ağacının meyvelerini yemeye kalkmayın! Yoksa siz de kovulmuş, lanetlenmiş, çırılçıplak ve yapayalnız kalırsınız” denildi. Burada lanetlenmiş ağacın meyveleri her türlü günahı ve suçun özünü sembolize ediyordu. Bu ve benzeri ilahi uyarı ve tavsiyelerin başlamasıyla İnsan-Allah-Şeytan çatışmaları da başladı. Ve şeytan, masumiyeti bozacak, insanı sürgüne gönderecek vesvese düzenini kurmakta gecikmedi. Her zamanki işe koştuğu değişmez taktiğiyle Allah – suç kutuplaşmasında suçu yaldızlı, sahte hayallerle süsleyerek insanın karşısına çıktı.

“Ey Âdem” dedi “Sana ölümsüzlük, sonsuzluk ağacını böylece hiç çökmeyecek iktidarı ve mülkiyeti göstereyim mi?” ( Taha: 120)

Şeytanın telkini o kadar çekici ve tahrik edici idi ki; Sonsuzluk, ölümsüzlük, hiç bitmeyen bir güç, iktidar ve mülkiyet… Bir yerde Allah’ın söyledikleri ve bir yerde uzaklardan düşü bile çok cazip gelen mülkiyet ve sonsuzluk. Cennette masum olmakla şeytan tecrübesini yaşamamış olan insan, Allah’ın mı yoksa sadece hayalini bile kurmanın eşsiz güzellikte olduğu vesvesenin mi haklı çıkacağını belki de deneyimleriyle anlayabilirdi. Ama bu deneyimin sonucu çok pahalıya mal olabilirdi. Bir yerde cennetten var oluşun en alçak menzili hatta suçlulara hapishane gibi ev sahipliği yapan yeryüzüne sürgün olmak ya da diğer taraftan ölümsüzlük, sonsuzluk, özgürlük, mülkiyet… Bu suç denenmeli miydi?Denemeye değer miydi?

Aslında bu dramayı bir başka açıdan okursak: Suç ve Ceza romanındaki Raskalnikov’un büyük suçlarla Napolyon gibi güce, mülkiyete ve şöhrete erişeceğini sanan bir akılcılaştırma vesvesesine benzemiyor mu?

Evet, İnsan suçu denedi. Allah’la olan sözleşmesini, sadakatini bozdu. Ölümsüzlük ve mülkiyet iksirini telkin eden şeytan vesvesesi kazandı. Her suçun sonunda olduğu gibi şeytan çekip gitmiş; güç, mülkiyet ve ölümsüzlük gibi vesvese rüyaları sona ermiş, insan kâbus gibi bir gerçeğe uyanmıştı.

Hem de ettiğinden büyük bir pişmanlık duyarak çırılçıplakbedeniyle şeytan düşlerinden uyandığında her şeyini kaybetmişti. Lanetlenmiş, masumiyetini yitirmiş biri olarak artık buralara layık değildi. Utanç ve pişmanlık duygusu içinde suçunu gizlercesine çıplaklığını yapraklarla kapatmaya çalışarak ilahi hükmü bekliyordu. Anlamıştı insan; Allah hakikatiyle şeytanın asılsız, batıl ve suça götüren sahte tahrik düşlerini. Anlamıştı ve Allah’a dönüş yapmak istemiş, yalvar yakar olarak tövbe ve rücu etmişti. Anlamasına anlamış ve hatta tövbeleri de kabul edilmişti ama olan olmuştu bir kere. Allah’la olan ahitleşme ve masumiyet bozulmuş, ancak yüksek bedeller ödeyerek masumiyet özünü kazanabileceği ağır bir günahkârlık yükünü sırtına yüklemişti. Bir zamanlar suçsuz ve masum olmakla doğuştan sonsuz mutluluğu hak eden insan, suç işlemekle birden bire cahil, nankör ve hain olmuştu. İşin en acısı Allah’ın kendisine olan güvenini kaybettiği için tekrar ait olduğu yeri kazanabilmesi bin bir çilelerden geçecek bir ispatla mümkün olacaktı. Artık insan, ettiği tövbeye sadık olmakla Allah’ın umudu ya da bu yakarış ve rücuyu unutarak suçunu sürdürecek bir hain olacaktı. Bu da dünya denilen suçlar, çelişkiler ve denenmeler diyarına sürgün edilmekle mümkündü. Çünkü layık olduğu yer burasıydı ve artık cenneti hak etmiyordu. Bir zamanlar insan, cennette en yüce varoluşun simgesiyken artık şimdi bir denenme konusuydu.

Yapraklarla kapattığı çıplak bedeniyle beklediği ilahi buyruk sonunda biletini kesmişti:

“Birbirinize düşman olarak inin ve yeryüzünü geçici bir süre mesken edinip geçiminizi sağlayın” (Bakara: 36) [ıhbitubazikum li bazin)]

Yani bu geçici bir sürgün, bir “Düşüş, Alçalış (Hübut)” demekti.

“Kuran Arapçasında iki türlü iniş vardır. Birincisi “İnzal” olarak kullanılan şerefli bir şeyin yeryüzüne inişiyle tenezzül etmesi anlamında kullanılan iniştir ki; şerefli olan bu inişiyle şerefinden herhangi bir şey kaybetmediği gibi indiği yeri de bereketlendirir. Vahyin tenzili, meleklerin ya da yağmurun inişi gibi… İkincisi söz konumuz olan iniş ise işlenen suç fiillerinden dolayı ulvi bir yerden en alçak bir konağa doğru düşmektir. Buradaki düşüş ruhsal bir alçalış, sefilleşme, bir gözden düşme/düşkünlük, çöküş ve bir dibe vurma olabildiği gibi aynı zamanda fiziksel, mekânsal olarak da bir düşüş kovulma ve sürgün demekti.” (Müfredat H-B-T maddesi) [1]

Bu da artık vatanın cennet olmayacağı insan denen bu sürgüne geçici bir süre dünyanın ev sahipliği yapacağı anlamına geliyordu.

Boynuna doladığı “İnin yeryüzüne! Şeklindeki ilahi fermanla Âdem, varoluş cennetinin doruklarından ve en yüce tepelerinden suç işlediği kadınla birlikte tepetaklak yuvarlandı. Yeryüzüne fırlatılmış bir döl olarak bir süre maişetini kazanmaya mahkûm bir sürgün.

Burası suçlar ve çelişkiler âlemiydi ve bir gurbetti. Yaban, soğuk ve ıssızdı. Bütün şeytani güçler, insanın Allah’la olan ahitleşmesini, masumiyetini bozmak için pusuda bekliyordu. Burada insan, cennette yaşadığı lanetli ağacın yasak meyveleri senaryosunu defalarca tekrar edecekti. Bundan dolayı yeryüzü bir denenme alanıydı. Artık burada insanın cennete yücelmesi ruhun tekâmülü demekti. Ruhun tekâmülü, her denemeye karşı erdemli duruşun sonucunda oluşacak terfiler demekti. Bu da bedeli ağır hesaplaşmalardan geçecek ispatlarla mümkündü. Burada insanın, öz vatanı cennete kanatlanan her erdemli mücadelesi, Allah’la olan sözleşmelerini yok sayan mülkiyetperestlerin bencilliği ve şeytanların zulmüyle çepeçevre kuşatılmış olacaktı. Burası menfaatlerin karşı karşıya geldiği ve çıkarları için kardeşin kardeşi öldürdüğü bir yerdi.

Raskolnikov, suçunu itiraf etti Sibirya’ya sürüldü. İnsan da tövbekar oldu ve Dünya’ya sürüldü. Pekala bundan sonra Raskolnikov’un durumu ne olacak? İnsanın sonu ne olacak? Biz ne olacağız? Bu romanın sonu neyle biter? Bence sorulması gereken soru şudur: Allah’ıyla tövbekâr olarak ahitleşen insan, çelişkili engellerle, şeytanın mayın tarlası gibi döşediği suç tuzaklarıyla dolu olan ve şartlı tahliyeyle sürüldüğü bu yeryüzünde sözleşmesine sadık olarak öz vatanı cennetine dönebilecek mi? Yoksa bu ahitleşmeyi unutup vicdan ve Allah ilişkisini örterek ölünceye kadar lanetli ağacın günah meyvelerini yemeye devam mı edecek? Böylece sadakatsiz bir suçlu olarak cehenneme gözlerini mi açacak?

Evet, akıp gitmekte olan zaman insanın aleyhindeydi. İnsan burada ya masumiyetin yol haritasını izleyecek ya da her büyük suçu kendisini ebedileştirecek bir mülkiyetin iktidarıolarak görerek şeytanın zehirli rüyalarında kaybolacak.

Cennetteki eski ahite uymak kolaydı. Sadece bir suçu denememek koşuluyla sonsuz bir mutluluk devam edip gidebilirdi. Ama şimdi sadakatin ispatı ancak dünyadan geçecek olan bu yeni ahite sadık kalmak ise kan ter dökmek, zaman zaman tahammülü çok zor mücadelelerden geçmek demekti. Çünkü koşullar masumiyet yolunun çoğu kez aleyhinde günahlar ise zehirli bala benziyordu.

Allah’tan gelen her bir vahiy, her peygamber, Tevrat, İncil ve Kuran insanın tövbekâr olmak suretiyle yaptığı bu büyük ahitleşmeyi hatırlatmak üzere kurar kendisini. Tevrat’ın ve İncil’in kendisini Adem’in kıssasıyla başlatması ve özellikle Kuranın da bu kıssanın altını çizerek sık sık bu kitabın bir hatırlatma, bir uyarı olduğunu söylemesi bundandır. Çünkü insan tutku suçlarıyla maluldür ve günahlarını akılcılaştırmakla Allah’ıyla olan ahitleşmesini unutmak üzerine kurmuştur hayatını. Tıpkı ölümden kaçmak üzerine hayatını kurması gibi.

Dört bir tarafımızın şeytanın yaldızlayıp akılcılaştırdığı sanal suç duvarlarından hangi felsefe bize kaybolmuş masumiyet cennetimizi kazandırabilir? Hangi yol haritası bizi bu suçlarını akılcılaştırma ve masumlaştırma belasından kurtarabilir?

[1] El Müfredat Fi Gariybil Kuran Ragıb el İsfahani H-B-T maddesi 514. Sayfa
Darul Marife 3. Baskı. Lübnan-Beyrut

Paylaş.

Yorum Yaz