Enderun Liseleri – Değerler Eğitimi

  •  

    2017-2018 DEĞERLER EĞİTİMİ KONU BAŞLIKLARIMIZ

    Hızla değişen dünyada hem değişime ayak uydurabilen hem de değerlerine sahip çıkabilen ve buna uygun davranabilen insanlar yetiştirmeyi amaç edinen Enderun Liseleri, akademik çalışmaların yanında karakter gelişimlerini de desteklemek için çalışmalar yapar.

    Okulumuzda “Değerler Eğitimi” programı sene başında belirlenen programa göre uygulanır. Bu değerlerle ilgili yürütülen çalışmalar her dönem sonunda “Enderun Değer” dergisinde toplanır ve okuyucularımızla paylaşılır. Pano çalışmalarıyla öğrencilerin dikkatini konu üzerine yoğunlaştırması sağlanır. Değerlerimizle ilgili afiş çalışmaları, özlü sözler, ayet ve hadislerle desteklenerek sergilenir. Bu çalışmalar aynı zamanda web sitemizde her ay “Değerler Eğitimi” bölümünde yayınlanır.

     

    DEĞERLER EĞİTİMİ KONULARI

    Zamanı Konu Sorumlu Öğretmen
    EKİM Sevgi ve Saygı Öznur Özdemir
    KASIM Nezaket ve Nezafet Hilmi Yaran
    ARALIK Dürüstlük Serdar Birekul
    MART Adalet Şerife Altıparmak
    NİSAN Sorumluluk M.Ali Bağcı
    MAYIS Sabır M.Ali Öztürk

     

    DEĞERLER EĞİTİMİ ROL MODELLERİ

    Zamanı Rol Model Kişi Sorumlu Öğretmen
     EKİM Malcolm X Serdar Birekul
     ARALIK Aliya İzzetbegovic Rümeysa Bilgiç
     MART Şeyh Şamil Sait Aydoğan
  • SEVGİ ve SAYGI

    İnsana saygı ve sevgi dinimizin emri ve dünya etik değerlerlerin temel taşıdır. Küçüklere sevgi, Büyüklere saygı, dinimizce ibadet sayılır. Nitekim Peygamberimiz; “ Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı duymayan bizden değildir” buyurmuştur. (Tirmizi 7/155)

    Yüce Rabbimizin diğer varlıklardan farklı olarak insanlara bahşettiği en güzel özelliklerin başında sevgi, saygı, şefkat ve merhamet gibi duyguları gelir. İnsan ancak bu yüce duygular sayesinde mutlu olabilir. Bizlere düşen yüce Allah’ın emrettiği, Peygamberimizin yaşayarak gösterdiği şekilde hareket ederek, yaşlılarımıza saygı ve hürmet etmelidirler. “İyilik yapan iyilik bulur.” “Seven sevgi görür.” “Saygılı olan saygıyla karşılanır.” “Bugün bana yarın sana; etme bulma dünyası ” gibi atalarımız bu gerçeği bu sözleriyle özetlemişlerdir.

    Allah’ü Teala çocuklarımızı sevmeyi, şefkat ve merhamet etmeyi ve en iyi şekilde eğitmeyi emretmiştir. Çünkü çocuklarını eğitmeyen güzel ahlak değerleriyle yetiştirmeyen toplumların geleceğinden umudu olamaz Küçükler sevgiyi ve saygıyı büyüklerinden öğrenirler. Bizler de çocuklarımıza ve gençlerimize örnek olmalıyız.

    Allah’ü Teala “Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi ve ana-babaya iyi davranmanıza kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.” (İsra, 17/23) buyurmaktadır.

    İslam dini büyüklerimize saygı göstermemizi ve onlara her konuda öncelik vermemizi emreder. Saygı göstermemiz gerekenlerin başında önce anne ve babamız gelmektedir Ayeti kerimeden de anlaşılacağı gibi anne ve babamızın yanımızda yaşlanmaları halinde her zamankinden daha fazla dikkat etmemiz emredilmiştir. Onlara tatlı ve güzel söz söylememiz gerekir. Milletimizin örf ve âdetinde büyüklere saygı, küçüklere merhamet vardır.
    Peygamberimizde “Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir” (Tirmizî, Birr, 15; Ebû Dâvûd, Edeb, 66). Buyurmaktadır. Hadis-i şerif, küçüğe sevgi, büyüğe saygı göstermenin, Müslümanların temel ahlaki özelliği olduğunu ortaya koymaktadır. Bir toplumun bekasında, sevgi ve saygı hayati önem taşıyan iki temel esastır.

    Bir gün Ashab Peygamberimizin yanında oturuyorlardı. O sırada yaşlı bir kişinin yaklaştığı görüldü, anlaşılan Hz. Peygamber´le görüşmek istiyordu. Sahabeler yaşlı kişiye yer açmakta biraz yavaş davranınca sevgili Peygamberimiz(s.a.v.) şöyle buyurdular: “Küçüklerimizi sevmeyen, büyüklerimizi saymayan bizden değildir”. Buyurdu. Bir başka hadislerinde de; Bir genç, yaşından dolayı bir kimseye saygı gösterirse Allah (c.c.) da yaşlanınca kendisine saygı gösterecek kişiler takdir eder”.(Tirmizi Kitabul-Birr-2023.) ve “Merhamet etmeyene merhamet edilmez, buyurmuştur!”. (Müslim, Fedâil, 66) buyurmaktdır. Dinimizin emri olan büyüklere saygıyı, küçüklere merhamet etmeyi başta biz anne babalar olarak çocuklarımıza öğretmeliyiz. Merhamet etmeyene merhamet olunmaz prensibini gençlerimize anlatmalıyız.

    Sevgi ve saygı, büyüklerle küçükler arasındaki uçurumu yok eden, muhabbet bağını kuran fevkalade bir iksirdir. Büyükler küçüklere sevgide, küçükler de büyüklere saygıda kusur etmemeli. Dinimiz, insanların birbiriyle görüşüp konuşmalarına, toplum halinde yaşamalarına büyük bir önem vermiştir. İnsanların birbirleriyle geçinmelerinde samimiyet, tevazu, sadelik, zorlanmama, karşılıklı yardım, nezaket, saygı, sevgi ve hayırseverlik bir esastır. Bu özellikten yoksun olan bir toplumda sıkıntılar baş gösterir, kin ve düşmanlıklar görülür. O halde insanlar birbirlerini sevmeli ve saymalı, gençler yaşlılara, bilmeyenler bilginlere ve bildiğini paylaşıp öğretenlere, çocuklar anne-babalarına, öğrenciler öğretmenlerine saygı göstermelidir.

    MALCOLM X ROL MODELİ

    Malcolm X, 19 Mayıs 1925’te Nebraska eyaletinin Omaha şehrinde dünyaya gelmiştir.
    Malcolm dünyaya geldikten sonra babası evi Milwauke’ye taşıdı. Burada fazla durmadan Lansing’e taşındılar. Asıl adı Malcolm Little’dır. Daha sonra müslüman olduktan sonra adı Malik El Şahbaz olmuştur. Annesi Louise Norton Little adında bir Mulattodur. (Mulatto,Zenci ırktan olan biriyle Kafkas ırkından olan birinin melez (hibrit) çocuğuna denir) Babası Earl Little adında bir Baptist Hıristiyan vaizdi. Babası da, Amerikalı Siyahların hiçbir zaman gerçek özgürlüğe, bağımsızlığa ve itibara kavuşamayacağına inanmaktaydı. 1929 yılında Malcolm, 4 yaşındayken, evleri yakıldı. Babası Ku Klux Klan tarafından 1931 yılında öldürüldü. Ailede maddi çöküntüyle birlikte psikolojik çöküntü de meydana geldi. Sonuçta sekiz kardeş farklı yetimhane ve bakımevleri arasında birbirlerinden ayrılırlar. Annesini de akıl hastanesine yatırdılar.
    Malcolm X, evlatlık olarak verildiği evde çok iyiydi, Massachusetts’in siyah mahallesinde ilkokula gitti. Lisede başarılı bir öğrencidir ve sınıfını birincilikle bitirir. Büyümektedir ama öğretmeni avukatlığın siyahlara göre olmadığını ve marangoz olmasının daha doğru bir seçim olacağını söyler. Üniversiteye gidemeyince küçük yaşta çalışmaya başlar. Michigan ve Boston derken, kendini birden Harlem’de bulur. “Detroit Red” olarak tanınıp birçok narkotik, fahişelik ve kumar zincirini koordine eder. 1946 yılının şubatında 20 yaşında yakalanıp hırsızlıkla suçlanarak 10 yıl hüküm giyer.

    Bir siyah olarak, ona verilen yaşama biçimi, onu sonunda hapishaneye düşürür. Üniversiteyi Harlem sokaklarında tamamladığını ve doktora tezini de hapishanede hazırladığını uzun uzun anlatır. O okuma açlığını hapishanede giderir. hapishane kütüphanesindeki kitapları tek tek okur. Hapishane yılları için: “Bir insanın düşünmeye ihtiyacı varsa, gidebileceği en iyi yer, bana sorulursa, üniversiteden sonra hapishanedir” demiştir.

    1952 baharında O, yedi yıllık hapishane yaşamından sonra, başka bir Malcolm X olarak Harlem yerine Detroit’teki kardeşinin yanına gitti. Hapisten önce bir sokak serserisiyken, şimdi Amerika’da büyük bir hızla gelişen İslam dininin etkili ve ateşli bir temsilcisidir. Çünkü kendisini Wallace D. Fard tarafından kurulan ve Elijah Muhammed (Elijah Poole) tarafından yönetilen siyahi bir Müslüman grup olan Nation of islam’ın (NOI) öğretilerine dalmış bulur. Malcolm bu ara soyadı değişikliği için başvuruda bulunmuş ve başvurusu kabul edilmişti. Eljah Muhammed “X” soyadını kullanmalarını öğütlemişti. 1952’de şartlı tahliye edildiğinde Detroit, Michigan’a gider ve bu kentteki NOI mabedine katılır. “Little” soyadını bir köle adı kabul eder ve kayıp kabile adının altını çizmek için “X” adını alır.

    Elijah Muhammed beyaz toplumun Afro-Amerikalıları kendi kendilerini güçsüzleştirmeleri ve politik, ekonomik ve sosyal başarıdan uzak kalmaları için aktif olarak çalıştıklarıyanında beyazların yaşadığı bir devletten ayrı olarak kendilerine ait bir devlet için savaşım vermiştir. Bununla birlikte NOI geleneksel İslam’ın aksine ırkçı bir eğilime sahiptir. Zira beyazların “doğaları gereği şeytan” ve Tanrının siyahi olduğunu ilan eder. NOI yakın gelecekte beyaz insanların yok edilip siyahilerin Allah’ın yönetiminde hükmedeceği büyük bir savaş olacağını ön görür. Bu yeni düzene hazırlık olarak siyahi Müslümanlar’ın uyuşturucu ve alkol kullanımına karşı çıkıp kendilerini dizginlemeleri gerekmektedir. Malcolm, NOI’nin katı disiplinine teslim olur ve İncil’e dalar. Hapis cezası süresince güçlü ve ikna edici bir hatibe dönüşerek hapishanenin MIT’ye karşı münazara takımını yönetirken, büyük ceza konusunda bir münazarayı kazanmıştır.

    1958’de Betty Sanders’le evlendi. Ve altı kızları oldu.

    NOI içinde kısa sürede yükselir ve 1954’de Elijah Muhammed onu Harlem ana mabedinin imamı olarak tayin eder. Ulusal konuşma programları, televizyon söyleşileriyle ve hareketin ana bilgi ve propaganda gazetesi “Muhammed Speaks”i kurarak NOI’nin adını duyurmasına yardımcı olur. Malcom X’in karizması, enerjisi ve adanmışlığı birçok üyeyi etkilemiş ve onu NOI için akıl hocası Elijah Muhammed’den daha önde bir sözcü yapmıştır. 1952’de NOI üyeleri 500 civarındayken 1963 e doğru bu sayı 30.000’e yükselmiştir.
    Malcolm X, müthiş bir hatiptir. Elijah’ın teşkilatına bir anda onbinlerce taraftar toplar. Artık televizyon programlarına katılır, siyah Müslümanlar adına ülke gündemini meşgul etmeye başlar.

    Malcolm X siyahi enstitüler kurup kendilerini ırkçı şiddetten koruma yerine beyaz toplumla entegrasyonu savunması yüzünden, vatandaşlık hakları önderlerini özellikle Martin Luther King’i sert bir şekilde eleştirir.

    Malcolm X,

    Bizden niye nefret ediyorsunuz?” diye soran bir beyaz muhabire, “Bizi yüzyıllar önce buraya getiren, tarihimizden, kültürümüzden, dilimizden ayıran, hayvan gibi alıp satan beyaz adamdan nefret edip etmediğimi nasıl sorabilirsin? Bu bir tecavüzcünün iğfal ettiği kızcağıza “benden niye nefret ediyorsun” diye sorması gibi bir şeydir. Artık siyah adama söyleyecek sözünüz kalmadı. Sizin süreniz doldu, geminiz kalktı. Beyaz şeytanı çalkantılı denizlerde, sert rüzgarlar bekliyor. Zalimler devrilmeye mahkûmdurlar, beyinleri yıkanmış ‘Tom amca’lar da birlikte helak olacaklar!..
    Malcolm X, bu kadar sert konuşmasına rağmen göstere göstere “kansız devrim” ibaresinin altını çizer. Aslında istedikleri çok şey de yoktur. Dertleri okumak, mevki sahibi olmak, yemek salonlarına, tiyatrolara, parklara ve… Ve bir de beyazların girdiği tuvaletlere girebilmektir, o kadar.

    Batı kültürü ve dayandığı Yahudi-Hıristiyan dini geleneklerin doğal olarak ırkçı olduğunu ve şiddetsizliğin “ahmakların felsefesi” olduğunu öne sürer. Malcolm X’in ünü arttıkça bu durum Elijah Muhammed ve diğer NOI liderleriyle bir gerilime neden olur. Malcolm X ve Elijah Muhammed arasındaki gerilimler, Malcolm X’in akıl hocasının yani Elijah Muhammed’in Nation of islam daki altı kadınla gizli ilişkisi bulunduğu ve bu ilişkilerden çocukları olduğunu öğrendiğinde daha da artar.

    Daha kötüsü Malcolm X, 1963’te Başkan John F. Kennedy’nin ölümü üzerine bunun “yapılan kötülük eninde sonunda sizi tekrar bulur” tespitinde bulununca olur. Bu yorum önceden olduğu gibi şimdi de bağlamından çıkarılmış olup Başkana saygısızlıkta bulunma amacıyla ortaya konmamıştır. Daha çok siyahilere vahşice davranılması şimdi beyaz bir başkana şiddet olarak “geri dönmüştür”. Ancak bu tespit en iyimser şekilde duygusuzluk olarak görülmüş ve Elijah Muhammed’in Malcolm X’i susturmasına yol açmıştır. Bu, Malcolm X’in NOI’nin bir üyesi olduğunu inkârla aynı şeydir. Malcolm X sessiz kalmak yerine 1964’de hareketten ayrılır ve politik alanda çalışmaya adanan İslami bir hareketi, “Müslim Mosque”inyi kurar. Biraz kafa dinlemek ve tatil yapmak için Malcolm X ve eşi o zamanlar yeni yeni İslam cemaatine katılan ve boksör olan Muhammed Ali’nin evine gittiler.

    Ve 1964 yılında ilk kez hacca gider. ABD’ye dönünce el-Hac (hacı) Malik el-Şahbaz adını alıp Sünni İslam’ı benimser. Beyazların artık şeytan olmadığını ilan ederek “gerçek kardeşliği” bulduğunu duyurur. Güçlü bir siyahi özgürlüğe inanmaya devam etse de artık beyazlara yönelik ırkçı eğilimler taşımaz.

    Afro-Amerikan Birliği Organizasyonunu (OAAU) kurar. Bu organizasyon bağımsız Afrika devletlerinden oluşan Afrika Birliği Organizasyonundan (OAU) esinlenilmiştir.

    Malcolm X yaşam hikâyesini yazması için yazar Alex Haley’le beraber çalışır. Bu kitap taslağında (daha sonra The Autobiography of Malcolm X (1965) adıyla basılacaktır) kitabın basıldığını görecek kadar yaşamayacağı ön görüsünde bulunur. Bu ön görü doğru çıkacaktır.

    15 Şubat 1965’te East Elmhurst, New York’taki evi bombalanır; ancak ailesi fiziki bir yara almadan kaçar. Malcolm X nadiren korumalarla yolculuk etmiştir. Ancak bu bombalamadan 6 gün sonra, 21 Şubat 1965 tarihinde 6 silahlı kişi Malcolm X’in konuşma yaptığı kürsüye yaklaşarak yakın mesafeden 15 el ateş ederler. New York Presbyterian Hastanesine ulaştığında, öldüğü ilan edilir. Harlem’deki cenazesine 1500 kişi katılır. Aynı yıl karısı Betty ikiz kızlarını doğurur. Mart 1966’da katilleri Talmadge Hayer, Norman 3X Butter ve Thomas 15X Johnson taammüden cinayetten suçlu bulunurlar. Üç kişi de NOI üyesidirler.

    Hala adından söz ettiren Malcolm X’in hayatı, yönetmenliğini Spike Lee’nin yaptığı ve kendisini Denzel Washington’un canlandırdığı 1992 yapımı bir sinema filmine konu olmuştur.

  • NEZAKET

    Nezaket,başkalarına karşı saygılı ve incelikle davranma, incelik, naziklik demektir.

    Nezaket Kuralları nelerdir?

    TEŞEKKÜR EDERİM
    Dünyada en çok söylenen kelimenin ` Teşekkür Ederim ` kelimesi olduğunu biliyor musunuz ? Artık bugün bu kelime medeni dünyanın parolası ve şifresi olmuştur. Parola ve şifreyi bilmeyenler içeri giremez ! Teşekkür ederim sihirli bir kelimedir. Çünkü söyleyene hiçbir zararı dokunmaz sayılamayacak kadar çok faydası olur. İşte sihiri buradadır.
    Nerede ne zaman neye teşekkür edilir ? Her yerde her zaman her şeye teşekkür edilir. Bugün siz kaç defa teşekkür ettiniz ? Ve size kaç defa teşekkür edildi ? Yatarken lütfen bir düşününüz. Bugün teşekkür edecek bir durum ile hiç karşılaşmadınız mı ? Teşekkür edecek hiçbir hareket de yapmadınız mı ? O zaman ne kötü bir gün geçirmişsiniz. Zahmet edip bu yazımızı okuduğunuz için TEŞEKKÜR EDERİZ.

    TEŞEKKÜRE CEVAP VERMEK
    Nerede ne için ne sebeple olursa olsun size teşekkür edildiğinde mutlaka cevap vermek gerekir. Susmak olmaz ! İçinizden sessizce cevap vermek de olmaz ! Samimi bir iki kelime ile cevap vermek şarttır. Susmak teşekkürü kabul etmemek demektir. Böyle bir kabalığı size yakıştıramayız. Teşekküre cevap vermek zor bir iş değildir; “ben teşekkür ederim” “rica ederim” “bir şey değil” gibi birkaç kelime söylemekle nezaket ve kibarlığınızı göstermiş olusunuz.

    Unutmayınız ! Başka hiçbir zaman bu kadar kısa bir iki kelime ile nezaket ve kibarlığınızı gösterme şansını bulamazsınız.

    LÜTFEN! LÜTFEN! LÜTFEN!
    Lütfen `LÜTFEN` siz hiçbir şey söylemeyiniz. Yaşadığınız müddetçe herhangi bir kimseden; maddi manevi bir şey isterken bir şey verirken hatta emir verirken dahi söze mutlaka `Lütfen ` ile başlayınız. “Lütfen verir misiniz?” “Lütfen alır mısınız?” “Lütfen yapar mısınız?”. Lütfensiz konuşmak hiç kimseye bir şey kazandırmaz. Bir ` Lütfen ` ise size çok şey kazandırabilir. Çünkü lütfen kelimesi kibarlığın ve nezaketin temelidir. Temelsiz bina olmaz. Lütfensiz kibarlık ve nezaket de olmaz. Gönülleri bir adet ` Lütfen ` ile ferahlatabilirsiniz.

    İSİM UNUTMAYINIZ !
    Yapılan incelemeler göstermiştir ki; insan kulağına en hoş gelen ses kendi ismidir. Dünyada hiç kimse isminin unutulmasını veya yanlış söylenmesini hoş karşılamaz. Bu sebepledir ki tanıştığınız kimsenin ismini unutmayınız. Eğer tanıştığınız kimsenin ismini ilk söylenişte kaçırmış anlayamamış ve öğrenememiş iseniz tekrar sorunuz. Tekrar sormak kesinlikle ayıp değildir. Ayıp olan tanıştığımız kimsenin ismini unutmak veya yanlış söylemektir. Konuşma esnasında yeri geldikçe karşınızdaki kimsenin ismini söylemek kibar bir komplimandır.

    AYAĞA KALKINIZ !
    Medeni insanlar yanlarına gelen ve yanlarından ayrılan herkese ayağa kalkarlar. Herkes sözüne size hizmet etmekle görevli olan kişiler dahil değildir. Ayrıca çalışma odanıza kim girerse girsin ayağa kalkılır ve oturması için yer gösterilir ve ziyaretçiniz oturmadan da oturulmaz. Ziyaretçiniz yanınızdan ayrılırken de ayağa kalkılır ve ayakta uğurlanır.
    Tanışmalarda selamlaşmalarda ve vedalaşmalarda da ayağa kalkılır. (Oturan hanımlar selamlaşmalarda ayağa kalkmayabilir. ) Lokanta ve benzeri yerlerde masanıza bir tanıdığınız gelirse ayağa kalkmak nezaket icabıdır. Yerinizden kalkmamak ise gelene hakarettir. Ancak kalabalık masalarda ve ayağa kalkılması zor bir yerde ve pozisyonda iseniz başkalarını rahatsız etmemek için yerinizden yarım kalkmak yeterli olabilir.
    Umumi yerlerde şeref misafirinin masadan her kalkışında ve her gelişinde ayağa kalkılır.

    SELAM VERMEK
    İnsanlar çok eski çağlardan beri selamlaşırlar. Selam vermek sevgi saygı ve nezaket ifade eden asil kibar ve insancıl bir harekettir. Erkekler de kadınlar da başlarını hafifçe öne eğerek selam verirler. Şapkalı erkekler selamlaşmayı şapkalarını çıkararak yaparlar. Tanıdığınız bir kimse ile nerede olursa olsun karşılaştığınız zaman o kimseye mutlaka ve mutlaka selam vermek lazımdır. Tanımadığınız kimselerle de herhangi bir nedenle konuşacak iseniz bu şahsı da öncelikle selamlamak gerekir.
    Selam verirken yerine ve zamanına göre; günaydın merhaba iyi günler iyi akşamlar gibi ifadeleri de kullanmak gerekir. Önce Kim Selam Verir ?
    Genç yaşlıya (yani küçük büyüğe önce selam verir) ; aynı yaştakiler aynı anda; erkek bayana (ancak sokakta önce bayan selam verir ) ; kıdemsiz kıdemliye; gelen orada bulunanlara; giden toplantıda kalanlara önce selam verir. Bir toplantıya gidildiğinde önce ev sahibesi selamlanır. Diğer şahıslar bundan sonra selamlanır. Bir toplantıya gelen erkek orada bulunan karısını; toplantıdaki bütün bayanlardan sonra ve bütün erkeklerden önce selamlar. Bir toplantıya gelen kadın orada bulunan kocasını; toplantıdaki bütün bayanları ve sonra da erkekleri selamladıktan sonra kocasını selamlar.

    TELEFON ETMEK
    Telefon ettiğinizde ilk konuşma hakkı karşı tarafındır. Bu sebepledir ki karşı tarafın telefonu açıp kendisini tanıtmasını bekleyiniz ve konuşmaya bundan sonra başlayınız. Eğer karşı taraf bu kuralı bilmediği için telefonu açınca hemen kendini tanıtmıyor ve sizin konuşmanızı bekliyor ise konuşmaya siz başlayabilirsiniz.
    Telefonla konuşmaya başlamadan önce tanımadığınız bir kimse ile konuşacak iseniz; iyi günler veya iyi akşamlar demek gerekir. Tanıdığınız bir kimse ile konuşacak iseniz öncelikle selamlayıp sonra da çok kısa olarak hal hatır sormak şarttır. Ancak bundan sonra diğer şeyler söylenir. Telefonla konuşurken dikkat edilecek hususlar :
    1. Yanlış numara çevirmeyiniz. Karşı tarafı rahatsız etmiş olursunuz. Yanlış numara çevirince de mutlaka özür dilemelisiniz.
    2. Çok önemli ve zorunlu bir sebep olmadıkça sabahları çok erken geceleri çok geç ve yemek saatlerinde kimseye telefon etmeyiniz.
    3. Telefonla konuşurken bağırmayınız.
    4. Hızlı bir tempo ile konuşmayınız.
    5. Kelimeleri açık ve anlaşılır bir şekilde söyleyiniz.
    6. Nazik ve kibar konuşunuz.
    7. Telefonla uzun konuşmayınız.
    8. Telefonu kimsenin yüzüne kapatmayınız.
    9. Konuşmanız bitince telefonu sert şekilde kapatmayınız.
    10. Telefonu kapatmadan önce mutlaka; “tekrar görüşelim” “sizi tekrar ararım” “görüştüğümüze memnun oldum” “hoşça kalın” “güle güle” gibi bir iki nazik kelime ile vedalaşınız.
    11. Bir bayanla amirinizle sizden yaşça veya makamca büyük bir kimse ile telefon konuşması yaptığınızda telefonu ilk kapatan siz olmayınız.
    TELEFONA CEVAP VERMEK
    Telefona cevap vermek bir terbiye ve nezaket meselesidir ve bütün dünyada geçerli olan bir kuralı vardır. Örf ve adetlere göre değişen bir şey değildir. Evinizde telefon çaldığı zaman telefonu kulağınıza ***ürüp ilk yapacağınız iş; adınızı ve soyadınızı söyleyerek kendinizi tanıtmaktır. Diğer konuşmalar bundan sonra yapılır. İşyerinizde telefon çaldığı zaman öncelikle işyerinin veya firmanın adını söylemek gerekir. Diğer konuşmalar bundan sonra yapılır.

    Evinizde veya işyerinizde telefon çaldığı zaman kendinizi veya firmanızı tanıtmadan önce; Siz kimsiniz? Kimi arıyorsunuz? Hangi numarayı aradınız? Nereyi arıyorsunuz? gibi sorular sormak telefon adabına aykırıdır ve zaman kaybıdır.

    KONUŞURKEN DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR
    Konuşurken pek çok kimse konuşmada görgü ve nezaket kurallarını unutmaktadır. Halbuki özellikle konuşurken bu kurallara uymak gerekir. Herhangi bir kimseye hitap etmede ilk kural ifadelerin gayet nazik ve saygılı olmasıdır. Bayanlarla konuşurken çok nazik olmayı ihmal etmemeli ve sert deyimler kullanmaktan kaçınılmalıdır.

    · Dedikodudan kaçınınız. Dedikodunun yüzde yüz doğru olduğunu bilseniz dahi sizden duyulması hoş değildir.
    · Hiç kimseye duymasını istemediği bir şeyi söylemeyiniz. Bunu iyi teşhis ediniz.
    · Şişmanlıktan şikayeti olanlara kesinlikle ` Biraz kilo almışsın` demeyiniz.
    · Hiç kimseye `Anladınız mı?` demeyiniz `Anlatabildim mi?` deyiniz.
    · Bu gün sizi çok iyi gördüm deyiniz.
    · Konuşmayı tekelinize almayınız.
    · İmkan dahilinde sıkıcı konuşma konularını değiştirmeye çalışınız.
    · Çok susmayınız. Nerede ne zaman ve nasıl konuşulacağını biliniz.
    · Konuşmaya başlayınca kendi kendinizi kontrol etmeyi ve dinleyenleri tesiriniz altında tutmayı biliniz.
    · ` İyi dinleyici iyi konuşmacıdır!` sözünü hiç unutmayınız.
    · Yeni tanıştıklarınızla konuşurken resmiyeti hiç ihmal etmeyiniz.
    · Konuşanın sözünü kesmeyiniz.
    · Çatışmaya girilebilecek konuları ilk fırsatta değiştiriniz.
    · Özel olarak konuşan iki kişiye kulak misafiri olmanın çok ayıp olduğunu biliniz.
    · Bir toplulukta kendi zenginliğinizden bahsetmenin doğru olmadığını unutmayınız.
    · Bir bayana istemediği müddetçe ismiyle hitap etmeyiniz.
    · Davranışlarınızın tavır ve hareketlerinizin daima mütevazi hoş ve zarif olması gerektiğini aklınızdan hiç çıkarmayınız.
    · Bütün konuşmalarınızda `Sen` yerine `Siz` diye hitap ediniz. (Ancak çok yakın samimi ve yaşıtınız olan kimselere `sen` diye hitap edilebilir.)
    · Bir kişiye de çok sayıda kişiye de emir verirken `Siz` şeklinde ve `Soru` şeklinde emir verilmelidir. Yapar mısınız? Gider misiniz? kelimeleri karşınızdaki kişiye sorulmuş bir soru değil kibar ve nazikçe verilmiş birer `Emir`dir.

    İYİ BİR DİNLEYİCİ OLMAK
    Söz gümüş ise sükut altındır.`Atasözü susmanın ve dinlemenin değerini ne güzel anlatmaktadır. Kibar ve nazik insanlar iyi bir dinleyici olmak zorundadırlar. Kibar ve nazik bir insan kimsenin sözünü kesmez bunun bir kabalık olduğunu bilir. İyi bir dinleyici olmak sadece görgü ve nezaketin gereği değil hayatta başarılı olmanın da şartıdır. Etrafınıza bakınız sevilen sayılan takdir ve hayranlık duyulan insanların iyi bir dinleyici olduğunu göreceksiniz. İyi bir dinleyici olmak doğuştan getirilen bir özellik değildir. İstek ve irade ile kazanılan üstün bir özelliktir. Dinlerken yalnız kulağınızla değil beyin ve ruhla da dinlenmeli ve kendisini dinlediğiniz kimse bunu fark etmelidir.

    NEZAFET
    Nezafet,paklık, arılık, temizlik demektir.
    Bu özelliği şahsında bulunduran kimseye ‘nazif’ denir. Müslümanlar erkek çocuklarına bu anlamda ‘nazif’ ismini; kız çocuklarına da yine aynı anlamda ‘nazife’ ismini koyarlar.

    Nezafet’in içerdiği temizlik anlamı yalnızca beden ve fiziki temizlik değildir. Beden, akıl ve kalbin de temizliğini ifade etmektedir. Bu üç temizlik bir insanda birleşirse o insanda tam anlamıyla özyüreklilik ve namusluluk ortaya çıkar.Ruhun temizliğini tamamlayıcı bir nitelikte olan utanmak (haya) duygusu ve kötü duyguları silip yok etme olmadıkça kalpte temizlik erdemini aramak boşunadır. Bunlar sürekli olarak, gerçek bir arkadaş gibi kalbin temizliğini beslerler.Yarattığı her şeyde nezafeti esas alan Rabbu’l-Âlemin, eşref-i mahlûkat olarak yarattığı insanın hayatını da bu esas üzerine bina etmiştir. Koyduğu kanunlar gereği, insan bedenini, yaşadığı yeri, mekânı, yediği içtiği şeyleri ve kullandığı her şeyi temiz tutmayı, tanzif etmeyi esas kılmıştır. Aksi takdirde en büyük sermayesinden biri olan sağlığını kaybetmeyle karşı karşıya bırakmaktadır. Aslında, her mahlûkun kendi dünyasında nezafetin yeri vardır. Mesela, aslan avını avlar, ağzı burnu kan revan içinde kalır. Sonra oturur kendi temizliğini yapar.. kedi köpek de aynı şekilde hemen her tarafını yalanarak temizler.. kuşlar da her fırsatta kanatlarını, tüylerini temizler. Diğer bazı mahlûkat yaşadığı yerleri tanzif ederler. Hâsılı her birinin kendine has bir nezafet anlayışı vardır. Biri için pis olan bir şey diğeri için olmayabilir.
    İnsana gelince, onun yiyeceğinden içeceğine, kullanacağından kazanacağına hemen her mevzuda onun için temiz şeyler belirlenmiştir. Bunun yanında yalnızca pis olan üç beş şeyi sayarak onun için temiz olan helal dairesinin çerçevesi çizilmiştir. (Bu demektir ki, helal dairesi çok geniştir, saymakla bitmez. Haram kılınan üç beş şey zikredilmek suretiyle, sayılamayacak kadar çok olan helallerin bulunduğu dairenin çerçevesi belirleniyor) O’nun Sevgili Habibi, insanlığın biricik Muallimi, insanoğluna, kendine yakışan değeri tekrar iade buyurmuş ve yine ona yakışan bir temizlik içinde yaşayacakları aydınlık bir hayatı talim buyurmuştur. Pek çok ibadet için guslü, namaz için abdesti, etrafın, üst başın temizliğini, bedenin temizliğini öngören bu hayat denebilir ki, her şeyin temizliğini esas almıştır. Hatta bir hadislerinde Efendimiz, ümmetine ağır gelmeyeceğini bilse her namazın öncesinde ağız temizliğini şart koşacağını ifade eder ve bunu tavsiye eder.Allah (c.c.) Nazif olduğu için kullarının da böyle olmasını istemektedir. Teâlâ münezzehtir, (halde ve sözde) nezîh olanı sever; naziftir, nezâfeti sever; kerîmdir, keremi sever; cömerttir, cömertliği sever. Öyle ise avlularınızı temizleyin ve Yahudilere benzemeyin.” (tirmizi,edeb)İlâhi prensiplerin ve kötülüklerden arınmış aklın istediği İslâmi temizlik ve özellikle Peygamber Yolu (sünnet) olan temizliklere dikkat etmek de dünyada sağlık ve afiyete, ahirette de saadete neden olacak prensiplerdir.İnsan sağlığı üzerine yazılmış bütün yazılarda, kitaplarda hastalıkların çoğunun temizliğe yeterince dikkat edilmediğinden ileri geldiği söz birliği ile vurgulanmaktadır.Temizliği imanın yarısı olarak kabul eden bir dinin mensupları olarak temizliğe dikkat edip insanlığa örnek bir Müslüman olmalıyız.

    NECASET
    Necaset, pislilik, kirlilik, leke, toz veya kirle kaplı olma, murdarlık, necs sayılma. Çeşitli dinler, bazı canlı ve cansızları necis ve pis kabul ederek bunlara dokunmayı bunları yemeyi, kullanmayı yasak etmiştir. Mesela bütün ilahi dinlerde şarap ve domuz necis olup, yemesi, içmesi haramdı.İslamiyette necaset; namaza zarar veren pislik, namazın sahih (doğru) olmasına mani olan pislik. Namaz kılanın bedeninde, elbisesinde ve namaz kılacağı yerde, necaset bulunursa bunu temizlemeden kılınılan namaz sahih olmaz. Namaz kılacak kimse necasetten temizlenmiş olmalıdır. İki türlü necaset vardır:

    1. Kaba necaset (necaset-i galize): İnsandan çıkınca abdest veya gusle sebep olan her şey, eti yenmeyen hayvanların, (yarasa hariç) ve yavrularının yüzülmüş, dabağlanmamış derisi, eti, pisliği, bevli, insanın ve bütün hayvanların kanı, şarap, ispirto, leş, domuz eti ve kümes hayvanlarının pisliği, yük hayvanlarının, koyun ve keçinin necasetleri kaba necasettir.

    Vücutta, elbisede, namaz kılınan yerde, dirhem miktarı kaba necaseti yıkamak vacib, dirhemden çok ise yıkamak farz, az ise sünnettir. Akıcı necasetlerde, açık el ayasındaki suyun yüzü genişliği kadar yüzeydir. Dirhem miktarı, 4, 8 gramdır.

    2. Hafif necaset (necaset-i hafife): Hafif olan necasetlerden bir uzva ve elbisenin bir kısmına bulaşınca, bu kısım ve uzuvların dörtte biri kadarı namaza zarar vermez. Eti yenen dört ayaklı hayvanların bevli (idrarı) ve eti yenmeyen kuşların pisliği hafif necasettir.

    Necasetin şekline ve bulaştığı yere göre temizleme çeşidi otuzu aşmaktadır. Bunlar fıkıh ve ilmihal kitaplarında geniş olarak anlatılmaktadır. En Ünlü temizleme çeşitleri şunlardır:

    a) Yıkamak ile; b) Ovmakla ve silmekle (Katı necaset, kemer, çanta, mest ayakkabı üzerinde olunca ovmakla temizlenir); c) Ateş ile (Kanlı bıçak, kelle ateşe tutulup kanı gidince temiz olur); d) Rüzgar ve güneşle (Necaset akan toprak rüzgarla kuruyup, üç sıfatı gidince, temiz olup burada namaz kılınır); e) Kimyasal değişiklikle: Necis yağ, sabun yapılırsa; necis bir leş, tuz haline dönerse temiz olur.

    İslam dini, gerek namaz içinde gerekse namaz dışında necasetten temizlenmeğe çok önem vermiş, bunu namazın farzlarından biri saymıştır (Bkz. Namaz). Allahü teala Kur’an-ı kerim’de, Müddessir suresi 4. ayetinde, mealen; “Elbiseni de (daima) temiz tut.” buyurmaktadır. Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifte; “Temizlik imandandır.” buyurdu.

  • DÜRÜSTLÜK

    1.Dürüstlük güvenilirliktir.
    2.Dürüstlük, daima hakkın ve haklının yanında, haksızlık ve haksızın karşısında yer almaktır. (hak: doğru, yararlı, güzel, iyi, geliştirici, ilerletici, mutluluk ve huzur verici)
    3.Dürüstlük; yalanın, sahteliğin ve ikiyüzlülüğün her türünden uzak durmaktır.
    4.Dürüstlük; erdemdir, erdemli yaşamdır.
    5.Dürüstlük; doğruluktur, haktır, adalettir.
    6.Dürüstlük, gerçekçi ve inandırıcı olmaktır.
    7.Dürüstlük özü sözü bir olmaktır.
    8.Dürüstlük, bulunduğun ortamlarda insanlık adına asıl söylenmesi gerekeni söylemen ve asıl yapılması gerekeni yapmandır.
    9.Dürüstlük, doğru kimden gelirse gelsin onunla huzur bulmak, mutlu olmak ve ona sahip çıkmaktır.
    10.Dürüstlük, sorumlu davranmaktır.
    11.Dürüstlük, temizliktir, arınmışlıktır.
    12.Dürüstlük, kazandıklarımızla uyumlu ve doyumlu olabilmektir.
    13.Dürüstlük vefalı olmaktır; emeğe saygıdır, dostlarına, değerlerine bağlılıktır.
    14.Dürüstlük açık sözlülüktür, açık yürekliliktir, ilkeliliktir, tutarlılıktır.
    15.Dürüstlük yarını düşünmektir.
    16.Dürüstlük tek kişilik değildir. Kişisel çıkara dayanmaz. Tüm insanlığı bir aile olarak görebilmektir.
    17.Dürüstlük dostlarının acısını paylaşabilmek, dindirebilmektir.
    18.Dürüstlük her türlü kompleksli ve kaprisli davranışlardan uzak durmaktır.
    19.Dürüstlük, emanetlere(sahip olduğun her şeye) sahip çıkmaktır.
    20.Dürüstlük insan olmaktır.
    21.Dürüstlük doğallıktır. Vücudun ahengidir, tüm organlarıdır uyumudur. Sen gülerken tüm organlarının; gözlerinin de gülmesidir. Sen ağlarken tüm organlarının; gözlerinin de buna katılmasıdır.
    22.Dürüstlük sağlam karakter ve güçlü kişilik ister.
    23.Dürüstlük, hakka ve hakikate ve de söze bağlılıktır.
    24.Dürüstlük doğallık ve içtenliktir.
    25.Dürüstlük, her türlü abartıdan uzak durmaktır.
    26.Dürüstlük saygıyı ve özsaygıyı getirir.
    27.Dürüstlük özdenetim ve özeleştiri getirir.
    28.Dürüstlük özveridir. Yalnızca kendini düşünmek değildir.
    29.Dürüstlük, sabır ister, özdirenç ister.
    30.Dürüstlük, ileri görüşlülüğü gerektirir.
    31.Dürüstlük, değerlerimizden ödün vermezliktir.
    32.Dürüstlük, uyanık bilince sahip olmaktır.
    33.Dürüstlük, şahitlik gerektiren durumlarda gereğini yapmaktır.
    34.Dürüstlük, olması gerekendir, aradığındır.
    35.Dürüstlük, hak yememektir.
    36.Dürüstlük, tükettiğimiz kadarını, hatta daha fazlasını üretmek gerektiğinin bilincine sahip olmaktır.
    37.Dürüstlük, miş gibi yaşamamaktır.
    38.Dürüstlük kandırmamaktır, aldatmamaktır, aldanmamaktır.
    39.Dürüstlük, adam gibi yaşamaktır, yaşatmaktır.
    40.Dürüstlük rol yapmak, maske takmak, sahte, yapay ve yapmacık davranmak değildir.
    41.Dürüstlük haksızlık yapmamak ve haksızlığa izin vermemektir.
    42.Dürüstlük, her türlü sömürüye karşı durmaktır.
    43.Dürüstlük, doğruluk adına öğrendiklerimizi çiğnememek, terk etmemektir.
    44.Dürüstlük, acılara sessiz kalmak değildir.
    45.Dürüstlük, gerçekleri göz ardı etmemektir.
    46.Dürüstlük, sorunlardan kaçmak veya onları görmezlikten gelmek değildir.
    47.Dürüstlük, sahip olduğumuz birtakım özelliklerden dolayı kibirlenmek veya kendimizden utanç duymak değildir.
    48.Dürüstlük, ırk, renk, sınıf ve cinsiyet ayrımı yapmamaktır.
    49.Dürüstlük, kısa vadede sana kaybettirecek, uzun vadede ise kazandıracak devrimci ve reformist gayretlerdir.
    50.Dürüstlük; tüm bunların toplamıdır ya da kişisel çıkar gütmeden aradığın her türlü davranışın ve duygunun adıdır.

     

    ALİYA İZZETBEGOVİÇ ROL MODELİ

    Aliya İzzetbegoviç, 1925’te bugün Bosna-Hersek’in kuzeybatısında bulunan Bosanski Šamac kasabasında Dünya’ya geldi. Ailesi İslâmî duyarlılığa sahip bir aileydi. Ancak İzetbegoviç, Müslümanları Avrupa’ya dışarıdan girmiş kimseler olarak gören bir çevrede yetişti. Saraybosna’da bir Alman lisesinde eğitim gördü. Bilime önem veren ve disiplinle çalışan bir öğrenci olarak tanındı.

    Lise çağında üstün kabiliyetleriyle ve İslamî konulara ilgisiyle öne çıktı. O dönemde bazı arkadaşlarıyla birlikte dinî konuları tartışmak amacıyla Mladi Muslimani (Müslüman Gençler Kulübü) adını verdikleri bir kulüp kurdu. Bu kulübü kurduğunda henüz 16 yaşındaydı, fakat oldukça etkin ve üretken bir düşünce kabiliyetine sahip olduğu gözleniyordu. Bu yüzden kurduğu kulüp bir düşünce kulübü olmaktan çıkarak aktivite kulübüne dönüştü. Dolayısıyla birtakım eğitim ve hayır faaliyetlerine öncülük etmeye başladı. Ayrıca genç kızlar için de ayrı bir birim oluşturdu. İkinci Dünya Hârbi esnasında da ihtiyaç sahiplerine yardım etti.

    İzetbegović’in kurduğu Müslüman Gençler Kulübü oldukça önemli faaliyetler gerçekleştirdi. İkinci Dünya Hârbi esnasındaki faaliyetleriyle de herkesin dikkatini çeken gözde bir oluşum hâline geldi. Ancak bu savaş esnasında tüm Yugoslavya, Almanların işgaline uğramıştı. Bu savaş esnasında Sırp Çetnikler Alman askerlerinin de desteğinden yararlana-rak Bosna’da 100 bin Müslümanı öldürdüler.

    13 Ocak 1946’da Yugoslavya yeniden bağımsızlığına kavuştu. Ancak bu bağımsızlık hareketinde Komünist Parti yanlıları önemli bir rol üstlendiklerinden bağımsızlık sonrasında da ülkede yönetimi ele geçirdiler. Ülkenin resmî statüsünü de federal cumhuriyetler birliği olarak belirlediler. Buna göre Yugoslavya altı federal cumhuriyet ile iki özerk bölgeden oluşacak, cumhuriyetlerden biri de Bosna-Hersek Cumhuriyeti olacaktı.

    KOMÜNİST REJİM DÖNEMİ

    Komünist rejimin ülke yönetimini ele geçirmesiyle birlikte dinlerin toplumsal hayattaki varlığı giderek azaltıldı. İzetbegoviç, politik İslamı savunduğundan ve ateizme karşı olduğundan komünist yöneticilerin en önemli hedeflerinden biriydi. Bu sebeple 1949’da İslamcılık suçlamasıyla hapse girerek beş yıl hapis cezası çekti.

    İzetbegoviç’in sıkıntıları 1953’te iktidara gelen Tito zamanında daha da arttı. Bu arada sistemin Müslümanların meseleleriyle ilgilenmesi üzere görevlendirdiği Hasan Duzu ile ilişki kurarak onunla irtibat halinde çalışmalar yürütmeye başladı.

    Tito’nun 1974’te yeni bir anayasa hazırlamasından sonra yönetim din üzerindeki kontrolünü kısmen hafifleterek bazı geleneksel İslamî kurumların yeniden işlev kazanmasına imkân sağladı. Bu yumuşama üzerine bazı camiler ve medreseler yeniden açıldı. Küçük çapta da olsa bir yumuşamayla bazı dinî kurumların yeniden hayata geçirilmesi Müslümanlar arasında hızlı bir İslamî uzlaşıya zemin hazırladı.

    1980’de Tito ölünce federasyon cumhurbaşkanlığı konusunda bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Bunun üzerine altı federal eyaletin her birinin cumhurbaşkanının sırayla bir yıl federasyon cumhurbaşkanlığı yapması üzere anlaşma sağlandı. Bu gelişmeyle birlikte ülkede kısmen bir demokratikleşme sürecine girilmiş oldu. Çünkü federal eyaletlerde yönetime geçmek isteyenler siyasal partiler vasıtasıyla faaliyetler yürütebiliyorlardı. Buna bağlı olarak hürriyetlerde de bir genişleme oldu. İzetbegoviç’in oğlu bu ortamdan yararlanarak babasının makalelerini bir kitapta toparlayıp, 1983’te “İslamî Manifesto” adıyla yayınladı. İzetbegoviç’in daha önce 1970’te de bu adla bir kitabı yayınlanmıştı. 1983’te söz konusu kitabın yayınlanması epey bir yankı uyandırdı. Hâkim sistem bu gelişmeye tahammül edemeyerek İzetbegoviç’i Avrupa’nın ortasında radikal İslamî bir cumhuriyet kurmak için çalışmakla suçladı ve tutuklattı. İzetbegoviç, mahkeme önüne çıkarılıp “hakim sistemi değiştirmek ve Bosna-Hersek’i İslamî devlete dönüştürmek için çalışmak”la itham edildi ve yargılamadan sonra 14 yıl hapis cezasına mahkûm edildi. Fakat bu mahkûmiyet onun kitabının bütün Bosna’da duyulmasını ve tesirini göstermesini sağladı. Müslümanlar muhtelif yollarla onun söz konusu kitabını temin etmeye çalışıyorlardı. Kitabın yazarının bu kitaptan dolayı hapiste olması okuyanların ruhlarındaki tesirinin daha da artmasına sebep oluyordu.

    BOSNA MAKÛS TALİHİNİ YENİYOR

    1990’lı yıllara girildiğinde Yugoslava Sosyalist Federal Cumhuriyeti içinde bir bağımsızlık hareketi baş gösterdi. Özerk cumhuriyetler birbiri ardından bağımsızlıklarını ilan ediyor ya da bu yönde niyetlerini ortaya koyuyorlardı. Bosna-Hersek de 1 Mart 1992’de gerçekleştirdiği referandum sonrasında bağımsızlığını ilan etti. Çünkü yapılan referandumda halkın % 62,8’i bağımsızlığı tercih etmişti. Ancak Sırplar hemen arkasından Bosna-Hersek yönetiminde söz sahibi olan Müslümanlara karşı savaş açarak yeni bir katliam hareketi başlattılar.

    Hırvatistan ve Slovenya‘nın bağımsızlık mücadelesine destek olan Avrupa ülkeleri ve ABD ise Bosna-Hersek’i Sırp saldırıları karşısında yalnız bıraktılar. Bosna-Hersek Müslümanlarını en çok sıkıntıya sokan da, Avrupa’nın üçüncü büyük ordusu Yugoslavya Federal Ordusu‘nun Sırp çetnikleriyle birlikte hareket etmesi, onlara destek vermesiydi. Müslümanlarsa herhangi bir askerî destekten yoksun ve silah yönünden çok zayıftılar. Sonuçta Sırplar Bosna-Hersek’in önemli şehirlerini işgal ettiler. Bu işgal hareketi bir milyona yakın Müslüman’ı göçe zorladı. Sırplar işgal ettikleri yerlerde hem katliam hem de yıkım gerçekleştiriyorlardı. Özellikle camileri ve İslamî izler taşıyan tarihî eserleri yıkmaya özen gösteriyorlardı.

    Bosna-Hersek meselesinin çözümü için değişik tarihlerde gerçekleştirilen görüşmeler ve arabuluculuk çalışmaları da bir sonuç vermedi. 1994’ün sonuna gelindiğinde Bosna-Hersek’teki iç savaşın aldığı can sayısı 250.000’i, göçe zorladığı insan sayısı ise 1 milyonu aşmıştı.

    Bosna-Hersek Cumhuriyeti cumhurbaşkanı Alija İzetbegoviç çok büyük askerî güce ve imkana sahip olan Sırplarla, her türlü askeri imkandan yoksun ve hiçbir dış desteğe sahip olmayan Bosna-Hersek halkını karşı karşıya getirmemek için önce oldukça temkinli bir politika izledi.

  • ADALET

    Adalet düzenli ve dengeli davranmak, her şeyin hakkını vermek, bir şeyi yerli yerine koymaktır. İslam dininde adalet, kültür, bilgi, mevki, cinsiyet, ırk, dil ve din farkı gözetmeden insanlara insan olmaları yönünden eşit davranmak ve haklarını vermek demektir.

    İslam adalet dinidir. Allah’ın mübarek isimlerinden birisi de El-Adl, yani kullarına adaletle hükmedicidir. Allah zatında adalet sahibidir. Bu nedenle Allah insanlardan da kendi aralarında adaleti emretmiş ve adil olan insanları da sevdiğini bildirmiştir. Kur’an-ı Kerimde “…Allah adil olanları sever.” (Maide suresi, 42. ayet.) buyrulmuştur.

    Mutlak manadaki adaleti ancak yüce Allah gösterir. Kıyamet günü ilahî mahkeme kurulacak ve herkes kazandığının karşılığını eksiksiz olarak görecektir. Günah işleyen ceza, sevap işleyen mükafat bulacaktır. Allah’ın adaleti kesindir.

    Adil olmak, insanların hak ve hukuku gözeterek herhangi bir konuda hüküm vereceği zaman tarafsız olmasıdır. Yakınları aleyhine dahi olsa da adaletten sapmaz. Şahitliğini gizlemez. Ölçüde, tartıda hesap ve kitapta doğru olur. İnsanları aldatmaz, aralarında ayırım yapmaz, gerçeği saptırmaz. Yetimin, öksüzün malını gözetir. Ne kendi istekleri ne de yakınlarının isteklerine göre hareket etmez. Olay ve durumlara menfaat açısından değil, doğruluk ve adalet açısından yaklaşır. Karar vermeden önce dikkatli bir biçimde inceleme yapar.

    Adaletin gerçekleştiği, hukukun hakim olduğu toplumlarda barış, huzur ve güven sağlanır. Herkes kendi hakkına razı olur, başkalarının hakkına da saygı gösterir. Adalete önem verilmeyen toplumlarda ise kötülük, zulüm ve haksızlıklar artar. Bu da toplumlarda kavgalara ve anlaşmazlıklara yol açar. Toplumda barış ve güven ortamının bozulmasına neden olur. Bütün bunlar adaletin hem fert hem de toplum açısından önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

    ŞEYH ŞAMİL ROL MODELİ

    Şeyh Şamil, diğer ismi ile İmam Şamil, 1797 yılında Dağıstan’da Gimri (Genu) köyünde dünyaya geldi. Babası bölgenin yerli halklarından Avarlara mensup Dengau Muhammeddir. Annesi Asiltali Bahu Mesedo, Avar beyi olan Pir Budahin kızıdır. Şeyh Şamil, Kumuk kökenli Türk’tür. Babası Muhammed, ona Ali ismini verdi. Küçük yaşta ağır bir hastalığa yakalanan Ali’ye, âdetlerine uyarak, Şâmil yani “Dağların Aslanı” anlamı taşıyan  ismini de verdiler ve o isimle çağırmaya başladılar.

    Küçük yaşından itibaren ilim tahsil edip, alim olması için zamanın ulemasından okuttular. Şamil otuz yaşına kadar tefsir, hadis, fıkıh gibi zahirî ilimleri, edebiyat, tarih ve fen bilgilerini öğrendi. 15 yaşlarında at binmek ve kılıç kullanmak için her Türk çocuğu gibi eğitimler aldı. 20 yaşlarında iken uzun boyu ve iri yapısı sayesinde, güreş, kılıç, atış gibi sportif savaş oyunlarında yeteneklerini de  geliştirdi.

    Şeyh Şamil hitabet yeteneği, kararlı tutumları ile askeri yeteneği sayesinde büyük başarıları kısa zamanda çevre beylikler ve şehirlerde ün kazanmasına yol açmıştır. Otoritesi Dağıstan dışına kadar uzanan Şeyh Şamil’i birçok topluluk lider olarak kabul etmiştir. Döneminde Dağıstan’da baruthaneler, tophaneler, silahhaneler yaparak dağınık askeri düzeni muntazam birlikler haline getirmiş, adli ve idari bir ülke yönetimi sağlamıştır.

    Rusların Kafkasya’daki Müslümanları esaret altına almak, kalplerindeki îmanı söküp atmak ve İslâmiyeti yok etmek için maddi ve manevî bütün güçleri ile uğraştığını görünce gönlündeki imanın tezahürü olarak cihat aşkıyla ortaya atıldı. Kafkasya’da yaşayanlar, onu başlarına imam, rehber, yani başkan seçtiler.

    Şeyh Şamil’in imam seçildiği 1834 yılı itibariyle 1859 yılına kadar Rus imparatorluğu ile olan savaşta, yılmadan tüm mürit ve askerleri ile birlikte en önlerde savaştı. Kendisinden önceki 2 imamın önderliği döneminde de savaşlara katılan İmam Şamil, toplamda 35 yıl kadar İslam adına savaşmıştır. Aradan geçen çetin yıllarda Rus ordularına oldukça fazla zayiatlar verdirmiş fakat kısıtlı askeri gücü oldukça kayıplar vermiş ve zaman geçtikçe azalmıştır. Ahulgo Tepesinde Rus ordularının 10.000 den fazla olan askeri gücüne, 3.000 kadar müridi ve askeriyle 80 gün dayanmış ve savaş tarihine bu büyük direniş altın harflerle yazılmıştır. Bu direnişte Şeyh Şamil, eşi Cevheret Hatun’u, oğlu Said’i ve kız kardeşi Mesedo’yu şehit vermiş, 8 yaşındaki küçük oğlu Cemaleddin Ruslar tarafından esir alınmıştır.

    Rus ordularının ilerleyişi, dost ülkelerden gelen yardımların kesilmesi ve sayıca azalma sebeplerinden dolayı hız kazanmıştır. Şeyh Şamil ülkesinin eriyişini görmüş ve 1859 yılında 6 Eylül günü, yaklaşık 70.000 kişilik Ruslara karşı, ordusunun sayısı yüzler ile ifade edilmeye başladığında artık savaşın İslamiyet ve ülkesinin bağımsızlığı için tehlikeli olduğuna karar vermiştir. Çarlık yetkililerine görüşlerini bildirerek savaşın durması için çağrıda bulunarak silah bırakma yoluna gitmiştir.

    Sürgünde on yıl kadar geçirdikten sonra Çar, Şeyh Şamil’in hacca gitmesine izin verdi. Ancak bir tedbir olarak oğlu Muhammed Şefi’yi alıkoydu ve haccı ifa ettikten sonra Rusya’ya dönmesini şart koştu. Şamil, 1870 yılında Rusya’dan ayrılarak önce İstanbul’a uğrar. Sultan Abdülaziz tarafından karşılanarak sarayda ağırlanır. Şamil’in İstanbul’a uğradığı haberi duyulduğunda, halk Şeyh Şamil’i görebilmek için halk saraya akın eder.
    Şeyh Şamil, 1871 yılında Hac ziyareti için bulunduğu Arabistan’da vefat etmiş ve Medine’de Cennet-ül Baki mezarlığında Rufai tarikatının şeyhi Seyyid Rüfai tarafından cenaze namazı kıldırılarak defnedilmiştir.

  • SORUMLULUK

    Sorumluluk: Kişinin kendine ve başkalarına karşı yerine getirmesi gereken yükümlülüklerini zamanında ve en iyi şekilde yerine getirme zorunluluğudur. Sorumluluk ‘‘ihsan’’ kavramının gerekliliğidir bundan dolayı imanın bir parçasıdır.
    “Sorumluluk, insanı eğitir ” (Wendell Phillips)
    “İnsan, sadece sorumluluk üstlenerek, zihnini sağlam ve dengeli bir şekilde geliştirebilir” (John Dewey)
    Sorumlu olmayan insan sorunlu olur ve imanında eksiklikler meydana getirir.
    Aklımızı kullanmaktan da sorumlu muyuz? Evet, onun için Allah Kur’anda bir çok ayetin sonunda ‘‘akletmez misiniz?’’, ‘‘düşünmez misiniz?’’ diye soruyor..
    Dikkat! Bütün başarılı insanlar Sorumluluğunu yerine getirmişlerdir.
    Aklı olan, düşünebilen, karar verebilen herkes SORUMLUDUR.
    Sorumlu olduğumuz şeyler neler?
    ALLAH’a karşı somluluğunu yerine getiriyor musun? İbadetlerimiz, imanımız ne durumda?
    Ailene karşı somluluğunu unutma.
    Topluma karşı sorumluluğumuz nedir? İnsanlara faydalı olabiliyor muyuz?
    Unutma! Çevremiz sorumluluğumuzla güzelleşir.. Herkes kendi kapısının önünü temizlerse, her yer tertemiz olur.
    Nefsine, bedenine karşı da sorumlusun…
    ‘‘Yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız.”(Nahl-93)
    Hiç kimse sorumluluğunu başka birisine yıkamaz ve hiç kimseye yapamayacağının üstünde sorumluluk yüklenmez.
    “Bakmakla sorumlu olduğu kimseleri ihmal etmesi kişiye günah olarak yeter”(hadis)
    Hakkını korumak için sorumluluğunu yerine getir. Çünkü sorumsuz olmak hak ihlaline yol açar.
    Vefalı insan Sorumlu insandır. Vefasız olma.!

  • SABIR

    Sabır, insanın manevi direncidir. İnsanın zorluklar karşısında göstereceği bu direnç, onun ruhunu diri tutmaya yarayan can damarıdır. Sabır insanın fıtratında var olan güçlü bir mekanizmadır.
    Sabır, sadece beklemekle değil, mücadele göstermekle mana bulur.
    Sabretmek kolay olmayan, insanı oldukça zorlayan bir süreçtir. Sabır sürecinde inanç ve mücadele ile kişiyi hedefine ve hazza ulaştırır.
    Sabır bir süreçtir. Sabır bir imtihandır, sabrı imtihan hâline getiren zorluklar vardır. Bu zorluklarda sabır dayanma gücünü arttırır. Her sabır sürecinin elbette bir sonucu vardır ki bu çerçevede de atalar:” Sabreden derviş muradına ermiş.” Diyerek hem sabrın hem mücadelenin bir sonucu olduğunu muradına ereceğini anlatır.
    Modern hayat, insana sıkıntı çekmeden, canının çektiği her şeyi istemeyi, istediği her şeyi hemen alması gerektiğini pompalar. Reklam kültürü ile hiçbir zorluğu yaşamadan her şeye rahatça erişeceği, sabretmesine gerek olmadığı, bir eli yağda, bir eli bağda, yediği önünde, yemediği arkasında rahatlığını yaşaması, mücadelesiz bir hayatı sabırla dayanmanın anlamsız olduğu bilinçaltına yüklenir.
    Bu kolaycılık dayanma gücümüzün kaybolmasına sebep olmaktadır. Kolaycılık, sabırsızlığı doğurur. Sabırsız ve kolaycı kişiler de zorluklardan çabuk yılar ve pes eder, bu sebeple de imtihânı kaybeder.
    Sabır, tahammül ile eşanlamlı değil; ama tahammülden daha kapsamlı bir erdemdir. Zira tahammül zorluğun ilk anında gösterilen sabırsa son raddede gösterilen noktadır.
    Özetle sabır, güçlük değil dayanıklılıktır.