Enderun Liseleri – Değerler Eğitimi

  • 2016-2017 DEĞERLER EĞİTİMİ KONU BAŞLIKLARIMIZ

    Hızla değişen dünyada hem değişime ayak uydurabilen hem de değerlerine sahip çıkabilen ve buna uygun davranabilen insanlar yetiştirmeyi amaç edinen Enderun Liseleri, akademik çalışmaların yanında karakter gelişimlerini de desteklemek için çalışmalar yapar.

    Okulumuzda “Değerler Eğitimi” programı sene başında belirlenen programa göre uygulanır. Bu değerlerle ilgili yürütülen çalışmalar her dönem sonunda “Enderun Değer” dergisinde toplanır ve okuyucularımızla paylaşılır. Pano çalışmalarıyla öğrencilerin dikkatini konu üzerine yoğunlaştırması sağlanır. Değerlerimizle ilgili afiş çalışmaları, özlü sözler, ayet ve hadislerle desteklenerek sergilenir. Bu çalışmalar aynı zamanda web sitemizde her ay “Değerler Eğitimi” bölümünde yayınlanır.

    Değerler eğitiminde İşlenecek konuların aylık çalışmalar:
    DEĞERLER EĞİTİMİ KONULARI
    AY KONULAR SORUMLU ÖĞRETMEN
    EKİM Saygı ve Selamlaşma Seyit Ali YAŞA
    KASIM Adalet Şerife ALTIPARMAK
    ARALIK Sabır Aynur DOĞAN
    MART Edep ve Haya Öznur ÖZDEMİR
    NİSAN Şükür ve Teşekkür Said Aydoğan
    MAYIS İman ve İtaat İlhami YARAN

     

    DEĞERLER EĞİTİMİ ROL MODELLERİ
    AY KONULAR SORUMLU ÖĞRETMEN
    EKİM Veysel Karani M. Ali ÖZTÜRK
    KASIM Hz. Ömer – Nuşirevan Süleyman Furkan KOÇAK
    KASIM Hz. Eyüp Selma LÖK
    MART Ali Ulvi Kurucu Öznur ÖZDEMİR
    NİSAN Hz. Meryem – Hz. İsa Said AYDOĞAN
    MAYIS İmam-ı Azam Ebu Hanife İlhami YARAN

     

  • SAYGI VE SELAMLAŞMA

    “Evlere girdiğiniz zaman birbirinize, Allah katından mübarek ve hoş bir esenlik dileği olarak, selam verin. İşte Allah, düşünesiniz diye âyetleri size böyle açıklar.”
    (Nur Suresi 61)

    -Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”
    (Hucurat Suresi 11)

    -“Mümin cana yakındır. (İnsanlarla) yakınlık kurmayan ve kendisiyle yakınlık kurulamayan kimsede hayır yoktur.”
    (Hadisi Şerif- İbn Hanbel, II, 400)

    -“Sizden biriniz bir meclise vardığında selam versin. Oturduğu meclisten kalkmak istediği zaman da selam versin. Önce verdiği selam, sonraki selamından daha üstün değildir.”
    (Hadisi Şerif- Ebu Davud, Edeb, 138, 139)

    -“Kendisini ilgilendirmeyen şeyleri (malayaniyi) terk etmesi, kişinin iyi Müslüman oluşundandır.”
    (Hadisi Şerif- Tirmizi, Zühd, 11)

    -Oğul ! Ananı, Atanı say ! Bereket büyüklerle beraberdir. (Osman Gazi)

    -En insani davranış, bir insanın utanılacak duruma düşmesini önlemektir. (Nietsche)

     

    İncinme İncitenden
    Hazer kıl kırma kalbin kimsenin cânını incitme
    Esir-i gurbet-i nâlân olan insânı incitme
    Tarîk-i ışkda bi-çâreyi hicrânı incitme
    Sabır kıl her belâya hâne-yi Rahmân’ı incitme
    Felekde hâsılı insan isen bir cânı incitme
    Günahkâr olma Fahr-i Âlem-i zî-şânı incitme
    Elin çek meyl-i dünyâdan eğer âşık isen yâre
    Muhabbet câmını nûş et asıl Mansur gibi dâre
    Misâfirsin felek bağında bendin salma efkâre
    Düşersin bir belâya sabır kıl Mevlâ verir çâre
    Felekde hâsılı insan isen bir cânı incitme
    Günahkâr olma Fahr-i Âlem-i zi-şânı incitme
    Bulaşma çark-ı dünyâya vücûdun pâk-tâhirken
    Güvenme mâl ü mülk ü mansıbın efnâsı zâhirken
    Nic’ oldu mâli Karun’un felek bağında vâfirken
    Nedir bu sendeki etvâr-ı dert gönlün misâfirken
    Felekde hâsılı insan isen bir cânı incitme
    Günahkâr olma Fahr-i Âlem-i zî-şânı incitme
    Hasislikden elin çek sen cömerd ol kân-ı ihsân ol
    Konuşma câhil-i nâdân ile gel ehl-i irfân ol
    Hakîr ol âlem-i zâhirde sen ma’nâda sultân ol
    Karıncanın dahî hâlin gözet dehre Süleymân ol
    Felekde hâsılı insan isen bir cânı incitme
    Günahkâr olma Fahr-i Âlem-i zî-şânı incitme
    Ben insanım diyen insana düşmez şâd u handânlık
    Düşen bî-çâreyi kaldırmadır âlemde insanlık
    Hakîkat ehlinin hâli durur dâim perişanlık
    Bir işi etme kim gelsün sana sonra peşîmanlık
    Felekde hâsılı insan isen bir cânı incitme
    Günahkâr olma Fahr-i Âlem-i zî-şânı incitme
    Ehl-i irfânım deyü her yerde bendin atma meydâna
    El elden belki üstündür ne lâzım uyma şeytâna
    Yakın olmak dilersin Hazret-i Hallâk-ı ekvâna
    Cihanda tatlı dilli olması lâzımdır insâna
    Felekde hâsılı insan isen bir cânı incitme
    Günahkâr olma Fahr-i Âlem- zî-şânı incitme
    Celîs-i meclis-i ehl-i hakikat ol firâr etme
    Hevâ-yı nefsine tâbî olan yerde karâr etme
    Tekebbürlük eden insana aslâ i’tibâr etme
    Sana cevr ü cefâ ederse bir keş inkisar etme
    Felekde hâsılı insan isen bir cânı incitme
    Günahkâr olma Fahr-i Âlem-i zî-şânı incitme
    Vefâsı var mıdır gör kim sana bu çarh-ı devrânın
    Eser yeller yerinde hani ya taht-ı Süleymân’ın
    Yalınız adı kaldı âlem-i zâhirde Lokmân’ın
    Geçer bir lâhzada ru’ya misâli ömrü insânın
    Felekde hâsılı insan isen bir cânı incitme
    Günahkâr olma Fahr-i Âlem-i zî-şânı incitme
    Sana bir fâide yokdur bilirsin halk-ı gıybetden
    Gözün aç âlemi bir bir geçersin çeşm-i ibretden
    Zarar gördüm diyen gördün mü sen ehl-i mehabbetden
    Yeme kul hakkını korkar isen rûz-i kıyâmetden
    Felekde hâsılı insan isen bir cânı incitme
    Günahkâr olma Fahr-i Âlem-i zî-şânı incitme
    Hakikat bahrinin gavvâsı ol terk-i mecâz eyle
    Çıkar ha alma mazlûmun âhın sen i’tirâz ile
    Çekil semt-i Habîb’e ey gönül azm-i Hicâz ile
    Yüzün tuk hâk-i pâyine hemen arz-ı niyâz ile
    Felekde hâsılı insan isen bir cânı incitme
    Günahkâr olma Fahr-i Âlem- zî-şânı incitme
    Gönül âyinesin silmek gerekdir kalb-i âgâhe
    Muhabbet şems-i doğmuşken ne lâzım mihr ile mâhe
    Ne müşkil hâcetin varsa heman arzeyle Allâh ‘e
    Der-i Mevlâ dururken bakma LÜTFÎ başka dergâhe
    Felekde hâsılı insan isen bir cânı incitme
    Günahkâr olma Fahr-i Âlem-i zî-şânı incitme

    VEYSEL KARANÎ
    Tabiînin büyüklerinden. İsmi Üveys bin Âmir Karnî’dir. Yemen’in Karn köyünde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 37 (m. 657) senesinde şehîd edildi. Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) sağlığında müslüman oldu. Fakat görmediği için Sahâbî olamadı. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) zamanında Medine’ye gelmedi. Tabiînin büyüklerinden olduğu hadîs-i şerîfte bildirildi. Hazreti Ömer’in halifeliği sırasında Medine’ye geldi. Çok alâka ve hürmet gördü. Önceleri kendi memleketi Yemen’de yaşadı. Sonra Basra’ya gitti.
    Veysel Karânî, Yemen’de iken deve güder, geçimini onunla temin ederdi. Geçimi, yaşaması pek sade idi. Hasta, âmâ ve ihtiyâr annesinden başka kimsesi yoktu. Güttüğü develer için belli bir ücret istemez, ne verirlerse onu alırdı. Fakîr olanlardan hiç ücret almazdı. Aldığının yarısını sadaka olarak fakîrlere dağıtır, kalanını da kendi ihtiyâçlarına ve annesine harcardı.
    Müslüman olduktan sonra bütün ömrü boyunca sevgili Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) aşkı ile yanıp tutuşmuştur. Bir an bile Rabbini unutmamıştır. Kulluğunda o dereceye ulaşmıştır ki, her hâli, her hareketi ve her sözü insanlara ibret ve nasîhat olmuştur. Kimseden incinmemiş ve kimseyi incitmemiştir. Onun en önemli vasfı, Peygamberimize ( aleyhisselâm ) aşkı, ibadete canla başla devamı ve annesine saygısıdır. Annesine çok hizmet edip, hayır duâsını almıştır. Resûlullah efendimizi ( aleyhisselâm ) görmeği çok arzu ediyordu. Defalarca Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) görmek için annesinden izin istedi. Annesi, kendisine bakacak kimsesi olmadığı için izin veremedi.
    Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Üveys-i Karnî ihsân ve iyilikte tabiînin hayırlısıdır” buyurdu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) zaman zaman mübârek yüzünü Yemen tarafına döndürür ve “Yemen tarafından rahmet rüzgârı estiğini duyuyorum” buyururdu. “Kıyâmette Allahü teâlâ Üveys sûretinde yetmişbin melek yaratır ve Üveys’i onların arasında Arasat’a götürürler. Cennete gider ve Allahü teâlânın dilediği (bildirdiği) nden başka mahlûk hangisinin Üveys olduğunu bilmez.” “Ümmetimden bir kimse vardır ki, Rebî’a ve Mudar kabilelerinin koyunları kıllarının adedince kişiye kıyâmette şefaat edecektir.” buyurdu. Arabistan’da bu iki kabilenin koyunları kadar kimsenin koyunu olmadığı söylenmiştir. Eshâb-ı kiram: “Yâ Resûlallah, bu kimdir?” dediler. “Allahın kullarından biri” buyurdu. Biz hepimiz kullarız, ismi nedir dediler. “Üveys” buyurdu. Nerelidir dediler. “Karn’lıdır”buyurdu. O sizi gördü mü dediler. “Baş gözü ile görmedi” buyurdu. Hayret, size bu kadar âşık olsun da, hizmet ve huzûrunuza koşup gelmesin dediler. “İki sebepten: Biri hâllerine mağlubdur. İkincisi ise benim dînime bağlılığından dolayıdır. İhtiyâr bir annesi vardır. Îmân etmiştir. Gözleri görmez, el ve ayakları hareket etmez. Üveys gündüzleri deve çobanlığı yapar, aldığı ücreti kendisinin ve annesinin nafakasına harcar” buyurdu. Biz onu görür müyüz dediler. Hazreti Ebû Bekir’e “Sen onu kendi zamanında göremezsin”, ama Hazreti Ömer ve Hazreti Ali’ye “Siz onu görürsünüz. Bedeni kıllıdır. Sol böğründe ve avucunun içinde bir gümüş miktarı beyazlık vardır. Bu baras hastalığı beyazlığı değildir. Ona varınca, benim selâmımı söyleyin ve ümmetime duâ etmesini bildirin” buyurdu.
    Veysel Karâni hazretleri gece gündüz ibadet ve tâatle vakit geçirirdi. Kendini halktan gizlerdi. İlk zamanlar herkes ona divane gözü ile bakıyordu. Sonradan onun büyüklüğünü anladılar, çok ikram ve hürmet göstermeye başladılar. Bunun üzerine, annesinin vefâtından sonra Karn köyünden çıkıp Kûfe şehrine gitti.
    Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) vefâtı yaklaşınca, hırkanızı kime verelim? dediler. “Üveys-i Karnîye verin” buyurdu. Resûlullahın vefâtından sonra Hazreti Ömer ile Hazreti Ali Kûfe’ye geldiklerinde, Ömer ( radıyallahü anh ), hutbe esnasında: “Ey Necdliler, kalkınız!” buyurdu. Kalktılar. Aranızda Karn’dan kimse var mıdır? buyurdu. Evet dediler ve birkaç kişiyi ona gönderdiler. Hazreti Ömer, onlardan Üveys’i sordu. Biliyoruz. O, sizin aramanızdan pek aşağı bir kimsedir. Divanedir, akılsızdır ve insanlardan kaçar bir hâli vardır, dediler. “Onu arıyorum, nerededir?” buyurdu. Arne vadisinde develerimize çobanlık yapmaktadır, biz de karşılığında ona akşam yiyeceği veririz, saçı-sakalı karışıktır, şehirlere gelmez, kimse ile sohbet etmez, insanların yediğini yemez; üzüntü ve neş’e bilmez, insanlar gülünce, o ağlar; insanlar ağlayınca o güler dediler. “Onu arıyorum” buyurdu. Sonra Hazreti Ömer’le Hazreti Ali, onun olduğu yere gittiler. Onu namaz kılarken gördüler. Allahü teâlâ, develerini gütmesi için bir melek vazîfelendirmişti. Namazı bitirip selâm verince, Hazreti Ömer, kalktı ve selâm verdi. Selâmı aldı. Hazreti Ömer “İsmin nedir?” diye sordu. “Abdullah, ya’nî Allah’ın kulu” dedi. “Hepimiz Allah’ın kullarıyız; esas ismin nedir?” diye sordu. “Üveys” dedi. “Sağ elini göster” buyurdu. Gösterdi. Hazreti Ömer; Peygamber efendimiz size selâm etti. Mübârek hırkalarını size gönderip, “Alıp giysin, ümmetime de duâ etsin” diye vasıyyet etti, dedi.
    “Yâ Ömer! Ben zayıf, âciz ve günahkâr bir kulum. Dikkat buyur, bu vasiyet başkasına âit olmasın?” deyince.
    “Hayır. Yâ Üveys, aradığımız, kimse sensin. Peygamber efendimiz senin eşkâlini ve vasfını belirtti.” cevabını verdi.
    Bunun üzerine, Hırka-i şerîfi hürmetle aldı, öptü, kokladı, yüzüne gözüne sürdü. Sonra: “Siz burada bekleyin” dedi. Yanlarından ayrıldı. Biraz ileride hırkayı yere bırakıp, yüzünü yere koydu. Cenâb-ı Hakka şöyle duâda bulundu:
    “Yâ Rabbi, Sevgili Peygamber efendimiz, ben fakîr, âciz kuluna Hazreti Ömer ve Hazreti Ali ile Hırka-i şerîflerini göndermiş” dedi. Günahkâr olan bütün Müslüman’ların affı için duâ etti. Birçok günahkâr Müslümanın affolduğu bildirilince Hırka-i şerîfi hürmetle giydi.
    Veysel Karânî’ye hediye edilen Hırka-i şerîfin bir parçası, Van civarında İrisân beylerine kadar gelmiş ve 1618 senesinde, Osmanlı padişahlarından Sultan İkinci Osman Han’a getirilip hediye edilmiştir. Sultan Abdülmecid Han, bu Hırka-i şerîf için Fâtih civarında (Hırka-i şerîf) câmi’ini yaptırmıştır. Her sene Ramazan ayında camekân içinde halka ziyâret ettirilmektedir.
    Tasavvufta büyüklerini görmedikleri hâlde onların rûhaniyetinden istifâde ederek feyz alarak, yükselenlere “Üveysi” denilir. Bu tâbir, Veysel Karânî hazretlerinin Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) görmeden feyz alıp, O’na tâbi olmak sûretiyle tasavvufta yüksek derecelere kavuşmasına benzeterek söylenilmiştir. Üveysî demek mürşidi olmayan demek değildir. Görmediği halde Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) ve O’nun vârisleri olan evliyânın büyüklerinden birinin rûhaniyetinden feyz alıp yükselmek demektir.

    VEYSEL KARANÎ ile İLGİLİ MENKIBELER
    Veysel Karanî kendisine hırka verildikten sonra Yemen’den Kûfe’ye gitti. Kûfe’ye gittikten sonra çok az kimse onu görebildi. Görenlerden biri Harem bin Hayyan’dır. Harem bin Hayyan anlatır. Üveys’in şefaatinin ne derecede olduğunu bildiren hadîsi işitince, onu görmek istedim. Kûfe’ye gidip, onu aradım. Nihâyet Fırat nehri kenarında abdest alırken buldum. Daha önce hakkında malûmatım olduğundan onu tanıdım. Selâm verdim. Selâmımı aldı. Bana baktı. Müsâfeha etmek istedim, elini vermedi. “Allah sana merhamet eylesin, seni bağışlasın ey Üveys, nasılsın?” dedim. Onu o kadar sevmiştim, ona o kadar acımıştım ki ağladım. Çünkü çok zayıf idi. O da ağladı ve “Allah sana hayırlı ömür versin, ey Harem bin Hayyan? Nasılsın ey kardeşim? Beni sana kim gösterdi?” dedi. İsmimi ve babamın ismini nasıl bildin ve hiç görmeden beni nasıl tanıdın? dedim. “Herşeyi bilen ve herşeyden haberi olan bana bildirdi. Rûhum senin rûhunu tanıdı. Çünkü mü’minlerin rûhları birbirlerini tanırlar, birbirlerini görmeseler de.” dedi.
    Resûlullah’tan bana bir haber ver dedim. “Ben onu görmedim, Onun haberini başkalarından işitmişim. Hadîs yolunu kendime açmağı istemem. Muhaddis, müftü veya müzekkir olmağı istemem. Benim meşgûliyetim vardır. Bunlarla uğraşamam” dedi. Bana bir âyet okuyun. Sizden duyayım dedim. Elimi tuttu. Eûzü besmele okudu ve çok ağladı. Sonra Allahü teâlâ bir âyette: “Cinleri ve insanları beni tanımaları, ibadet etmeleri için yarattım” bir başka âyette “Gökü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadım” buyuruyor. “İnnehû hüvel azîzürrahîm’e” kadar okudu. Sonra bir sayha vurdu (feryad etti). Aklının gittiğini sandım. Sonra: “Ey Hayyân’ın oğlu, sen buraya niçin geldin?” dedi. Seni tanımak, seninle sohbet etmek arzusu ile dedim. “Bir kimsenin Allahü teâlâyı tanıdıktan sonra, herhangi bir kimse ile ahbablık etmek istemesine hiçbir zaman bir ma’nâ veremem” dedi. Bana vasıyyet, nasîhat et dedim. “Yattığın zaman ölümü yastığının altında bil. Kalkınca da karşında bulundur. Günahın küçüklüğüne değil, onunla âsi olmaklığının büyüklüğüne bak! Günâhı küçük tutarsan, onu yasak eden Rabbini küçük tutmuş olursun. Onu büyük tutarsan, Rabbini büyük tutmuş olursun” dedi. Nereye yerleşmemi tavsiye edersin? dedim. “Şam’a” dedi. Orada geçim nasıldır? dedim. “Şüphenin ağır bastığı şu kalbe yazıklar olsun, nasîhat kabûl etmez” dedi. Bana bir tavsiyede daha bulun? dedim. “Ey Hayyân’ın oğlu! Baban öldü, Âdem aleyhisselâm, Dâvûd aleyhisselâm, Muhammed Resûlullah öldüler. Halifesi Hazreti Ebû Bekir öldü. Kardeşim Ömer öldü. Ah Ömer!… Ah Ömer!” dedi. Allah sana rahmet eylesin, Hazreti Ömer ölmemiştir dedim. “Allahü teâlâ, onun öldüğünü bana bildirdi” dedi ve devam etti. “Ben ve sen, ölülerdeniz. Salevât okuyup, kısa bir duâ yaptı ve: Vasıyyetim şudur ki, Allah’ın kitabını ve onda bildirilen sırat-ı müstakimi (doğru yolu) elden bırakma ve ölümü bir an unutma. Kavmine ve akrabana varınca onlara nasîhat et ve Allah’ın kullarına öğüt vermekten geri durma. Ehl-i sünnete uymaktan bir adım ayrılma ki, dinini kayıp edersin de haberin olmaz ve Cehenneme düşersin” dedi. Birkaç duâ daha etti ve sonra: “Git Harem bin Hayyan, bir daha ne sen beni gör, ne de ben seni. Beni duâ ile hatırla, ben de seni duâ ile anarım. Sen bu taraftan git, ben de şu taraftan gideyim” dedi. Bir zaman onunla gitmek istedim. Bırakmadı. Gitti, ağlıyordu. Ben de ağladım. Ardından baktım durdum. Gözden kayboluncaya, şehre girinceye kadar baktım. Hâlâ ondan bir haber alamadım.
    “Benimle en çok konuşan Hazreti Ömer ve Hazreti Ali’dir (radıyallahü anhümâ)” demiştir.
    Veysel Karâni Mekke’de hac yapıp, Medine’ye gidince işte Resûlullahın türbesi burasıdır diye kendisine gösterildi. Kendinden geçerek düşüp bayıldı. Ayılınca beni buradan götürün. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) medfûn bulunduğu bir beldede benim için yaşamanın tadı olmaz, demiştir.
    Rebî’ bin Haysem anlatır: Üveysi görmeğe gittim. Sabah namazında idi. Bitirdi, tesbihlerin sonuna kadar bekleyeyim dedim. Kuşluğa kadar kalkmadı. Kalktı kuşluk namazı kıldı. Öğle oldu, öğleyi kıldı. Velhasıl üç gün namazdan kalkıp, dışarı çıkmadı. Yemedi, uyumadı. Dördüncü gece O’na kulak verdim. Gözüne uyku gelmişti. Derhal münâcaâta başladı ve: “Yâ Rabbi, çok uyuyan gözden, çok yiyen karından sana sığınırım” dedi. Bana bu yeter dedim ve hâlini bozmadan kalkıp gittim.
    Geceleri hiç uyumadığı bildirilir. Bir gece, “Bu gece kıyam gecesidir” der, diğer gece, “Bu gece rükû’ gecesidir” öbür gece; “Bu gece secde gecesidir” der, bir geceyi kıyam, bir geceyi rükû’, bir başka geceyi secde ile geçirdi. “Ey Üveys, bu kadar uzun geceyi bir hâlde geçirmeğe nasıl katlanıyorsun?” dediklerinde: “Secdede, sabah oluyor da, ben hâlâ bir kere Sübhâne Rabbiyel a’lâ diyemem. Halbuki üç tesbih sünnettir. Bunu yapmamın sebebi, meleklerin ibadetini yapmak istememdir” dedi.
    Kendisine, namazda huşû’ nedir? dediklerinde: “Böğrüne iğne batırılsa, namazda duymamaktır” dedi. Kendisine nasılsın? dediler “Sabahleyin kalkıp, akşama sağ çıkacağını bilmeyenin hâli nasıl olur?” dedi. İş nasıldır? dediler. “Ah, yolun uzaklığından azıksızlıktan, ah!” dedi.
    Veysel Karânî’ye, şuracıkta bir adam var. Otuz senedir, bir mezar kazdı, kefenini giydi, o kabrin başında oturmuş ağlar, gecesi gündüzü yok dediler. Beni oraya götürün buyurdu. Veysel Karânî’yi onun yanına götürdüler. Sararmış, zayıflamış, kurumuş, gözleri ağlamaktan çukurlaşmış halde idi. “Ey kişi, bu kabir ve kefen, seni otuz senedir, Allah’tan alıkoydu. Sen Allah’ı düşünecek, zikredecek yerde, hep kefeni ve kabri düşündün” buyurdu. O kişi, onun nûruyla o tehlikeyi kendinde gördü. Feryad ederek o kabre düşüp can verdi.
    Bir zât, Veysel Karânî’yi ziyârete gitti. Ona hitaben: Ey Allahü teâlânın sevgili kulu. Bana bir nasîhatta bulun? dedi Veysel Karâni hazretleri: “Allahü teâlâyı bilir misin?” Evet bilirim, “Öyle ise, Allahü teâlâdan gayri şeyleri bilme. Bu yetişir.”
    Yâ Üveys, bir nasîhat daha söyle! “Allahü teâlâ seni bilir mi?” Evet bilir, “Öyle ise, Allah’tan gayrisi seni bilmesin. Allahü teâlânın bilmesi senin için kâfidir.”
    Veysel Karânî’yi çocuklar bazen taşa tutardı. O ise çocuklara yavrucaklar mutlaka beni taşa tutmanız gerekiyorsa, hiç olmazsa küçük taş atın da ayaklarımı kanatıp da namaz kılmakta bana zorluk olmasın derdi.
    Veysel Karanî bir defasında üç gün üç gece yemek yememişti. Dördüncü gün sabahı dışarı çıktı. Yolda bir altın para gördü. Bir kimseden düşmüştür deyip, almadı. Açlığını gidermeye çalışırken baktı ki, bir koyun kendisine doğru gelir ve ağzında o bir altınla önünde durur. Bir kimsenin olabilir deyip, yüzünü çevirdi. Koyun dile gelip: “Ben de, senin kulu olduğun zâtın kuluyum. Allah’ın rızkını Allah’ın kulundan al” dedi. Altını almak için elini uzatınca onu eline bıraktı ve koyun kayboldu.

    VEYSEL KARANÎ’den İNCİLER
    “Allahü Teâlâ’yı tanıyana hiçbir şey gizli kalmaz.”
    “Ey insan bu fâni hayatta Allah korkusunu kalbinden çıkarma! Kurtuluş çaresi O’na itaattedir.”
    “Yüksekliği aradım, tevâzuda buldum. Başkanlık aradım, halka nasîhatta buldum. Neseb aradım, takvâda buldum. Şeref aradım, kanaatte buldum. Rahatlık aradım, zühdde buldum. Zenginlik aradım, tevekkülde buldum.”

    YEMEN İLLERİNDE VEYSEL KARANİ

    Rumda Acemde âşık olduğum,
    Yemen illerinde Veysel Karani
    Hak peygamber sevdi ve dostum dedi
    Yemen illerinde Veysel Karani

    Anasından doğup dünyaya geldi
    Melekler altına kanadın serdi
    Resulün hırkasını tacını giydi
    Yemen illerinde Veysel Karani

    Erenler önünde kemer belinde
    Ak nurdan beni var o sağ elinde
    Veys Sultan derler hak divanında
    Yemen illerinde Veysel Karani

    Sabah namazını kılıp giderdi
    Gizlice Rabbine niyaz ederdi
    Anın işi güçü deve güderdi
    Yemen illerinde Veysel Karani

    Bin deveyi bir akceye güderdi
    Onun da nısfını zekat ederdi
    Develer bileşince tevhid ederdi
    Yemen illerinde Veysel Karani

    Elinde asası hurma dalından
    Eyninde hırkası deve yününden
    Asla hata gelmez onun dilinden
    Yemen illerinde Veysel Karani

    Yastığı taş idi döşek postu
    Cennetlik eylemek ümmeti kastı
    Hakkın sevgilisi habibin dostu
    Yemen illerine Veysel Karani

    Anasından destur aldı durmadı,
    Kabe yollarını geçti boyladı
    Geldi o Resulu evde bulmadı
    Yemen illerinde Veysel Karani

    Peygamber mescidden evine geldi
    Veysin nurunu kapıda gördü
    Sordu Aişeye eve kim geldi
    Yemen ellerinde Veysel Karani

    Yunus eydürgelin biz de varalım
    Ayağın tozuna yüzler sürelim
    Hak nasip eylesin komşu olalım
    Yemen illerinde Veysel Karani.

    Yunus Emre

    VEYSEL KARANÎ’NİN TÜRBESİ

    Hz. Veysel Karanî’nin türbesi, Siirt’ in Baykan İlçesi’ nde, ilçenin 8 kilometre güneybatısında bulunur. Kendisinin asıl ismi Üveys bin Âmir Karni’dir. Hz. Veysel Karani Yemen’in Karn köyünde doğmuştur. Doğum tarihi tam bilinmemekle beraber 550-560 yıllarında doğduğu düşünülmektedir ve 37 senesinde şehit edilmiştir. Soyu Yemen kabilelerinden Muradoğulları’ na dayanmaktadır.

  • HZ.(A.S) EYYÛB
    Sabrı ile tanıdığımız Hz. Eyyûb’dan Kur’anı Kerim’de Sad suresinde şöyle bahsedilmektedir.
    “Doğrusu biz onu sabırlı bulduk.” ”O ne güzel kuldu.” “Gerçekten Eyyûb daima Allah’a yönelirdi.” (sad 38/44)
    Hz. Eyyûb ilahi vahye mazhar oldu. Hz. Eyyûb’un tevhid mücadelesi hakkında Kur’an’da açık ve geniş bir bilgi verilmedi. O daha çok büyük sıkıntılara katlanışı, sabredişi, kullukta ve görevde kusur etmeyişi, şikayette bulunmayışı ile “ibadet ehline “ ve “akıl sahiplerine” örnek gösterildi.
    Kur’an-ı Kerim’de “Eyyûb’u da hatırla; zira “ Bana gerçekten hastalık isabet etti, Sen merhametlilerin merhametlisisin.” diye abbine dua etmişti.(Enbiya 21/83)
    Bu hastalık hakkında Kur’anı Kerim açık bilgi vermedi. Hz. Eyyûb “Gerçekten Şeytan beni zorluk ve eleme uğrattı.”(Sad 38/41)
    Hz. Eyyûb eş, mal, evlat ve sağlık yönünden ağır bir imtihana tutulmuştu. İyileşmesi için çare arayan eşi ,hastalığı tedavi edeceğini söyleyen bir adama rastladı. Adam iki şartla tedavi edeceğini söyledi. İlk şartı; kendisine secde edilmesi, ikinci şartı ise” şifayı sen verdin” denilmesi idi. Bunu heyecanla Hz. Eyyub’a anlatan eşine Hz Eyyub “Sen onun şeytan olduğunu öğrenemedin mi? O Allah düşmanı seni dininden döndürmek istemiş, Sen onun sözüne nasıl kulak astın? Vallahi Allah bana şifa verecek olursa, sana yüz sopa vuracağım. Senin yemeğin, suyun bana haram olsun. Getireceğin şeylerden hiç birini tatmayacağım. Artık seni görmeyeyim.” dedi.
    Onsekiz sene süren hastalığı onu bitap düşürdü. Artık kendisine ne bir yiyecek, içecek getiren nede bakan bir kimse kaldı. ”Ey Allah’ım! Sen benim hastalığımı kaldırıncaya kadar, başımı secdeden kaldırmayacağım” dedi. Allahu Teala “Ayağını yere vur” dedi ve Hz.Eyyub ayağını yere vurdu. Vurduğu yerden su fışkırdı. Allahu Teala”İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su” buyurdu. Hz. Eyyub bu su ile yıkandı, sudan içti, şifaya ve ailesine kavuştu.
    Allahu Teala Hz.Eyyub’a eşi için ettiği yemini bozmamasını, ama sopayla değil de “eline bir demet sap al da onunla vur. Yemininden dönme “dedi. Böylelikle Hz.Eyyub’un sıkıntıları sona erdi.

    HZ.EYYUB KISSASINDAN ALACAĞIMIZ DERSLER
    Sabır; günahlara, belalara karşı göğüs germek, günah işlememek, bela anında isyan etmemektir.
    Sabır; imandandır.
    Sabır; en etkili duadır.
    Sabır; düşmanlara karşı durmaktır.(Şeytana)
    Sabır; zillete, eziyete ve haksızlığa katlanmak değildir.
    Sabır; cehaleti yenmek için ilim yolunda; ahlaksızlığı yenmek için güzel ahlak ve edep yolunda bütün güçlüklere göğüs germektir.
    Ve; sabrın sonu kesinlikle selamettir.

    Selma LÖK


  • ES SABUR
    “O sabredenleri, o doğruluktan şaşmayanları, o elpençe divan duranları, o nafaka verenleri ve seher vakitlerinde o istiğfar edip yalvaranları görür. “Bakara/17
    Her ömür bin bir perdedir sırrını arayan sırrın içinde sırdır vadesini toplayan. Sırrın da şerrinde anahtarı vardır elbet, bu nimettin adı sabır… Değildir susmak, boyun eğmek, sabır ki duadır, şükürdür, tevekküldür. Es sabru ziyadır, ışıktır yolunu arayan âmâya…
    Müsibet anında imtihanı göğüslemek, kabullenmek ve sindirmeye çalışırken sakin kalabilmektir. Kaçımız bu işi ne kadar omuzlandık tartısı vicdanımızdadır. Sabır benim diyen kaç eren kaldı? Günahın sicim sicim üzerimize yağdı bu çağda evvela nefsimiz unuttu sabır kelimesini, dilde var gönülde yok… Hayatın kutulara girdiği ve renkli seslerle her anımızı doldurduğu dilediğimize dilediğimiz zaman ulaşabildiğimiz bir çağda sabır anlamını yitirmiş çok mu? Çok efendim çok… Bu yüzden mutlu olamıyoruz, hayatı kaçırıyoruz, midelerimiz dolmuyor, gözlerimiz helali görmüyor, kulaklarımız nasihat tutmuyor, gençlerimiz elimizden kayıyor, bir saatlik ders çalışmamızda dahi ihtiyacımız olan sabır bize uğramıyor, yavaşça el sallıyor bize sabır, sabır, sa…
    Kâinatın en kıymetlisi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) de hep bu imtihan altında acı çekmişken taşlanıp dışlanmışken bize düşen ve Kur’an da pek çok ayette geçen güzelce sabır beklentisi nereye gidiyor? Bize doğru geliyor, bize… Hayatın tadını damağında yenice hisseden gençler bu tutukluğu hep mi hep yaşadı bu bizden önce de böyleydi bizden sonra da böyle olacak. Bir örnek lazım bazen akılları başa getirecek; Sahabeden Hz.Talha’nın hanımı Ümmü Süleym’in hikâyesi…
    Şöyle anlatıyor:
    “Kocam Ebû Talha evde yokken bir oğlumuz vefat etti. Onu evin bir tarafına koyup üzerini örttüm. Kocamın yemeğini hazırladım. Geldi, yemeğini yemeğe başladı ve “çocuk nasıl?” diye sordu. “Elhamdülillah, bu gece diğer gecelerinden çok daha sakin…” dedim. Kocama her zaman olduğumdan daha neşeli göründüm. Sonra ona şöyle dedim:
    – Komşularımızın işine hayret etmiyor musun?
    – Ne olmuş ki, dedi.
    – Birilerinden emaneten bir şey almışlar. Fakat emanet sahibi onu geri isteyince üzülmüş ve buna tahammül edememişler.
    – Ne kötü iş yapmışlar onlar, dedi kocam. O zaman hakikati anlattım.
    – İşte oğlun, dedim. Allah’ın bir emaneti idi, Allah onu geri aldı… Bunu duyunca:
    – Biz Allah’ dan geldik, yine ona döndürüleceğiz mealindeki ayeti okuyup sabır gösterdi.
    Sabahleyin bütün olanları Resülullaha haber vermiş. Peygamberimizde bizim için dua etmiş. Sabrımızın karşılığını göreceğimizi söylemiş.” İnsan bu dünyada candan daha kıymetli ne kaybedebilir ki???

    Tüm bunlara binaen her şeyi kapsayan o kudretli elin rahmet deryasına kapılıp sabrın, sukutun ve sebatın eteğine tutunmalı insan. Sabırdır kanı, irini doğumla süte dönüştüren sabırdır baharı karşılayan sabırdır gecenin gündüzle kucaklaşması. Başında ağaç taşıyan tohumun hatırı için insan uygulamaya çalışmalı sabrı. Sabır hayattır, gayedir. Bugün biz Allah’ın ipine tutunmaya çalışan biçareler olarak içinde bulunduğumuz ve daima paçalarımızdan çeken dünya gafleti, delaleti içinde tövbe ettiğimizde dahi işimiz bitmiyor, her kapıda, her solukta bir sabır istiyor müminin dünyası. Ve yine Rabbimizin kelamıyla “İnsan aceleci olarak yaratılmıştır; ama yarın ben onlara delillerimi göstereceğim; şimdi siz acele etmeyin” Enbiya/37. O ki bize şah damarımızdan daha yakın bizi kudretiyle kuşatmış olan hamurumuzu da mayamızı da en iyi bilen. Şimdi, bize düşen bu hamuru sabırla yoğurup imanla pişirmek. Sabır ve dua ile…

    AYNUR DOĞAN

  • ALVARLI EFE HAZRETLERİ
    Hâce Muhammed LUTFÎ (Alvarlı Efe Hazretleri) 1285 / 1868 tarihinde Erzurum’un Hasankale’ye bağlı Kındığı Köyü’nde dünyaya gelmiştir.
    Pederleri Hâce Hüseyin Efendi, vâlideleri Seyyide Hadîce Hanım’dır. Tahsilini başta pederi olmak üzere devrinin şöhretli âlimlerinden tamamlayarak mücâzen 1307 / . . . ‘de Hasankale’nin Sivaslı Câmii’ne imam olmuştur.
    Aynı yıl pederleri ile birlikte Bitlis’e giderek Hâce Muhammed Pîr-i Küfrevî Hazretleri’nin huzuruyla müşerref olmuş 1312 / . . . tarihinde seçkin bir halifesi olarak Hasankale’ye dönmüşlerdir.
    Buradan Erzurum’un DİNARKOM Köyü’ne gitmiş ve orada 1. Cihan Harbi’ne kadar kalmıştır. Bilahare vazifesini Yavi Nahiyesi’ne, oradan da anavatanı olan Hasankale’ye nakletmiştir. Kendisine teklif edilen Hasankale Müftülüğünü kabul etmemiş, Alvar Köyü halkının istirhâmı üzerine oraya giderek bu köyde yirmi dört sene vazife yapmıştır.
    1939 yılında tedavi için Erzurum’a gelmiş, Mehdi Efendi Mahallesi’nde ikamet etmiştir. 90 senelik ömrünü insanlığa ve İslâmiyet’e adayan Efe Hazretleri 12 Mart 1956 tarihinde ebedî âleme intikal etmiş ve nâş-ı şerifi Alvar Köyü’nde pederleri Hâce Hüseyin Efendi Hazretleri yanında sırlanmıştır.
    • Lakabı:
    Allâhu Teâlâ’nın nûrunun, kudret ve sınırlarının kapısı olan; Allah Dostları arasında değeri yüksek ve derecesi yüce bulunan Muhammed Lütfî Hazretleri’nin meşhûr lakabı:
    ….. Efe veya Alvarlı Efe’dir.
    Efe ta’bîri, Efendi ünvanından kısaltmadır. Erzurum Bölgesi’nde hâl ve kemâl; ilim ve irfan sahibi insanlara hürmet ve muhabbet ifâdesi olarak, Efe denilmektedir.(2) Kendilerine Hâce (Hoca) denilmesi de, ilim sahibi ve Nakşibendî Tarîkati silsilesinin altın halkalarından birisi olduğundandır.
    • Doğum Yeri ve Yılı:
    Efe Hazretleri Hicrî 1285; Milâdî 1868 yılında, muhterem pederleri Hâce Hüseyin Efendi Hazretleri’nin:
    “Bu Karye-i Kındığ hoş mekandır
    Erenler meskeni râhat-ı candır
    Husûsâ Hakkî sultân-ı velâyet
    Kudûmiyle müşerref bir mekandır.”
    mısra’larıyle vasf ettiği Erzurum’un Pasinler (Hasankale) İlçesi’ne bağlı Kındığı Köyü’nde, gözlerini dünyâya açtı.
    • Nesebi (Soyu):
    Efe Hazretleri’nin muhterem babası, zâhirî ve bâtınî ilimlerde yed-i tûlâ (tam bilgi) sâhibi olan: Hâce Hüseyin Efendi’dir. Efe Hazretleri’nin Büyükbabası: Hâce Muhammed Efendi; Annesi: Seyyide Hadîce Hanım Büyükannesi: Fâtıma Hanım’dır. Efe Hazretleri anne cihetiyle Seyyid’dir.
    • Muhterem Babası:
    Hâce Hüseyin Efendi Hazretleri’nin Şahsiyeti (3) Efe Hazretleri’nin sebep-i hayâtı, babası; rûhen ve fikren yetişmesinde mürebîi ve tarîkette ilk rehberi, vesîle-i necâtı olması hasebiyle Hüseyin Efedi Hazretleri’nden bahsetmek: O’nun ilmî ve ledünnî hüviyetini belirtmek yerinde olacaktır.
    Hâce Hüseyin Efendi Hazretleri’nin İlmî Hüviyeti: Hüseyin Efendi, beş yaşında iken yetim kaldı. Şefkatli annesi Fâtıma Hanım’ın himâyesinde ilk tahsîlini bitirdi. Yüksek tahsîlini Erzurum’da ilmî i’tibârı yüksek hoca efendilerin derslerine devam ederek tamamladı. Onlardan icâzet aldı. Aldığı icâzetle yetinmeyen Hüseyin Efendi Hazretleri, ilmî kemâlini artırmak niyetiyle İstanbul’a doğru yola çıktı. Uğradığı Of’da, Abbas Efendi nâmındaki bir âlimin nezdinde bir sene kaldı. Bu âlim zât-ı muhterem, Hüseyin Efendi Hazretleri’ne şöyle buyurdu: “Oğlum! Senin artık tahsîle ihtiyâcın yok. Sen bir müderris olarak Erzurum’da âlim yetiştirmek üzere vazifelendirilmiş bir kimsesin. Vaktini zâyi etme, Erzurum’â dön ve bu vazîfeni îfâ et.” Âlim Abbas Efendi’nin bu tavsiyesine uyan Hüseyin Efendi Hazretleri, değerli varlığı annesine hizmet etmek ve âlim yetiştirmek üzere Hasankale’ye döndü.
    Hâce Hüseyin Efendi Hazretleri’nin Ledünnî Hüviyeti: Gönlü sâf, rûhen pâk ve nûranî bir insan olan Hâce Hüseyin Efendi Hazretleri, iç âlemindeki ma’nevî zevk ve rûhanî şevkin te’sîriyle şan ve şöhretten kaçarak bir kûşe-i inzivâya ve bir mahal-i tenhâya (yalnızlık köşesine, kendisiyle baş başa kalma mahalline çekilmeyi tercîh etti. Bu rûhanî hâlet ile, Hasankale’nin Kındığı Köyü’nde imâmlık vazîfesi alarak, oraya yerleşti. Bu meyanda kâmil bir müderris olarak, sayısı otuzu bulan talebelerine ilim öğretmekle meşgul oldu.

    ÂGÂH OL EREN-EDEB YÂ HU
    Edep;akıl ve hikmete muvafık hareket edip,Cenab-ı Hakk’ın emrettiği gibi yaşamaktır.Hayâ ise,utanma ve ar duygusu olup,utanç verici durumlardan sakınmak ve nefsin süfli arzularını terk etmektir. İslam dinin de edep ve hayâ erdemleri insanda bulunması gereken en elzem niteliklerdir. Başta nebiler,evliya ve alimler olmak üzere tüm Allah dostları edebin güzellik ,hayasızlığın ise şeytan şiarı olduğu üzerinde durmuşlardır.Bildiğimiz gibi yüce İslam’ın ilk emrinin ilim öğrenmek olmasına rağmen,Peygamberlerin gönderilmesindeki gayenin “Ahlakı tamamlamak” olması edebi ilimden önce gerekli kılar.Çünkü bizzat Efendimiz “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.”buyurması bir Peygambere verilen en önemli vazifenin; edep ve hayâ ile örülmüş bir hayatın nasıl olması gerektiğini yaşayarak öğretme olduğunu kavrıyoruz. Yine edep manevi olgunluğun ve öğrenmeye hazır oluşun da ilk şartıdır.Çünkü Aziz Mahmut Hüdaî Hz. de “Edeple gelen lütuf ile gider” buyurarak edebi her türlü güzellik için esas kılmıştır.
    İlim meclislerinde aradım;kıldım talep,
    İlim geride kaldı;illâ edep,illâ edep
    Dizeleriyle Yunus Emre yine hayatta asıl gayenin edebli yaşamak olduğunu vurgulamış,ilim öğrenmenin bile edebin önüne geçemeyeceğini bizlere anlatmıştır. İslam büyüklerimizden Sadi-Şirazi ise Gülistan adlı eseriyle tüm insanlığa “Edep Ya Hû”diye haykırmıştır. Çünkü bu zatlar Allah’ın varlığına şeksiz şüphesiz inanan ferdin her anlarında Rabbinin huzurunda bulunduğunu unutmaması, “Hayâ ile iman kardeştir”hadis-şerifi nedeniyle hasssasiyetle yaşamaları gerektiğini söylemişlerdir.Edebin içeriğine baktığımızda ise rutin olarak yaptığımız tüm hal ve hareketlerimizde uymamız gerekenler hakkında bizleri bilgilendirir. Başta Yaratanımıza karşı olmak üzere canlı ve cansız tüm varlıklara mülayemet ve hoşgörü ile mukabele edilmesini tavsiye eder. Yakın tarihimiz olan Osmanlı Devleti zamanındaki yaşayışlara baktığımızda bizlerin gıpte edeceği bir yaşam sürmüşlerdir. Işıkları kapatmak kelimesi yerine dinlendirmek kelimesinin kullanılması,cansız olan kapının şiddetli kapatıldığında kapıdan özür dilenmesi cansız varlıklara dahi saygıyla yaklaşmak gerektiğinin en güzel örnekleridir.Canlı varlıklara gelince ise çiçeklere iltifat edilerek bakımının yapılması,hayvanlara çeşitli barınaklar ve onlar için ayrı aşevlerinin kurulması insan dışındaki canlılara gösterilen saygının birer kanıtıdır. Çünkü biz biliyoruz ki tüm kaianat kendi dilinde bitmeyen bir zikir halinde ve yerdekilere merhamet etmeden gökden yardım beklemenin boş bir avuntu olarak kalacağıdır. Tabi yine en büyük saygı ve edebi de yeryüzünün halifesi seçilen insanların birbirlerine göstermesi gerektiğidir.
    Alvarlı Efe Hz.;
    Olur isen ehl-i edep
    Edep saadete sebep
    Ehl-i irfan olan Laedrî ise şöyle der,
    Edep hoştur,edep hoştur İlahî
    Edepsizlik hor eder padişahı
    İşte sözlerin büyüğü,büyüklerin sözü
    Edep kelimesinde elif,dal ve be harfinden ibarettir. Elif kişinin eline,de harfi kişinin diline,b harfi de beline sahip olmasına işaret etttğine yönelik bir çok yorum yapılmıştır. Yüksek sesle konuşmamak,başkaları konuşurken saygıyla dinlemek,su-i zanda bulunmamak,insanların kusurlarını araştırmamak,başkalarının şerefine kişinin kendininki kadar değer vermesi insan ilişkilerinde en önemli kurallardandır. Yine Osmalı Dönemi zamanında insanların birbirlerine verdikleri değer hat safhadadır.Acil ve ehemmiyetli bir zamanda uyuyan bir kişi uyandırılması gerekiyorsa yastığına hafifçe vurularak -dikkatinizi çekeriz kişiye değil-“âgâh ol eren!”yani “kabini uyandır ey ermiş insan” şeklinde kişi uyandırılırdı. Ne diyelim Rabbim bizi âgâh erenlerden eylesin…

  • KURAN’DA HZ. İSA’NIN HAYATI
    Hz. İsa diğer tüm peygamberler gibi Allah’ın insanları doğru yola çağırmakla görevlendirdiği, dünyada ve ahirette seçkin kıldığı elçilerindendir. Allah, Kuran’da Hz. İsa’nın doğumundan Allah’ın Katına yükselişine kadar her konuda, diğer insanlardan büyük farklılıklar gösterdiğine dikkat çekmiştir. Herşeyden önce Hz. İsa, bilinen sebeplerin dışında bir yaratılışla doğmuş ve babasız olarak dünyaya gelmiştir. Allah, Hz. İsa doğmadan önce, birçok özelliğini ve insanlar için bir Mesih olarak gönderildiğini melekleri aracılığıyla annesi Hz. Meryem’e bildirmiştir. Hz. İsa’nın Kuran’da haber verilen bu seçkin özelliklerinden biri “Allah’ın bir kelimesi” olmasıdır:
    … Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah’ın elçisi ve kelimesidir. Onu (‘OL’ kelimesini) Meryem’e yöneltmiştir ve O’ndan bir ruhtur… (Nisa Suresi, 171)
    Hani Melekler, dediler ki: “Meryem, doğrusu Allah Kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. O, dünyada ve ahirette ‘seçkin, onurlu, saygındır’ ve (Allah’a) yakın kılınanlardandır. (Al-i İmran Suresi, 45)
    Kuran’da “Allah’ın kelimesi” ifadesi yalnızca Hz. İsa için kullanılmıştır. Allah, Hz. İsa henüz dünyaya gelmeden onun ismini bildirmiştir. Normalde insanlara isimlerini aileleri verir. Ama Hz. İsa’nın durumu farklıdır; Allah Kendinden bir kelime olarak Hz. İsa’ya “İsa Mesih” ismini vermiştir. Bu, Hz. İsa’nın diğer insanlardan daha farklı bir yaratılışla yaratıldığını gösteren ifadelerden biridir.
    Hz. İsa hakkında doğruluğu kesin olan bilgiye ulaşabileceğimiz kaynak, Allah’ın kıyamete kadar koruyacağını vaat ettiği Kuran-ı Kerim’dir. Allah Kuran’da, Hz. İsa’nın ölmediğini, göğe yükseltildiğini ve “ahir zaman” adı verilen kıyamet öncesinde yaşanacak olan dönemde ikinci kez dünyaya geleceğini haber vermiştir. Ayrıca Peygamberimiz (sav) de Hz. İsa’nın yeryüzüne geri geleceğini pek çok hadis-i şerifinde bildirmiştir. Bu konuya ilişkin bilgiler Kuran’da şöyle yer almaktadır:
    Hz. İsa Öldürülmemiş, Allah Katına Yükseltilmiştir
    Hz. İsa’yı tutuklayan Romalılar ve Yahudi din adamları onu çarmıha gerdiklerini ve böylelikle onu öldürdüklerini iddia etmişlerdir. Nitekim, tüm Hıristiyan alemi de olayı bu şekilde kabul etmekte, fakat Hz. İsa’nın öldükten sonra dirilerek göğe yükseldiğine inanmaktadır. Ancak Kuran’a baktığımızda olayın aslının böyle olmadığını görürüz:
    Ve: “Biz, Allah’ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa’yı gerçekten öldürdük” (katelna) demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler (ma katelehu) ve onu asmadılar (ma salebe). Ama onlara (onun) benzeri gösterildi (şubbihe). Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler (ma katelehu). (Nisa Suresi, 157)
    Aynı ayetin devamında Hz. İsa’nın öldürülmediği ve Allah Katına yükseltildiği şu şekilde bildirilmektedir:
    Hayır; Allah onu Kendine yükseltti (refea). Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nisa Suresi, 158)
    Ayette geçen “ama onlara (onun) benzeri gösterildi” ifadesi Hz. İsa’nın öldürülmediğini ve Allah Katına yükseltildiğini ortaya koymaktadır. Allah, bu iddiada bulunanların gerçeğe dair bir bilgileri olmadığına da dikkat çekmektedir. Allah insanlara Hz. İsa’nın bir benzerini göstermiş ve onu Kendi Katına yükseltmiştir.

    HZ. MERYEM
    Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ‘ Ahiretin en hayırlı kızı Meryem’dir.’ buyurmuştur. Hz. Meryem Kur’an’da adı geçen tek kadındır. Hz. Meryem Zekeriya Peygamber’in himayesinde büyümüştür.
    Meryem ”dindar kadın” anlamına gelir. “Biz ona ruhumuzdan üfledik. O gönülden itaat edenlerdendi” buyuran Rabbimiz biz inananlara Hz. Meryem’ örnek göstermiştir.
    Hz. Meryem’in Babası İmran’dır. Kendisi Davut Peygamberin soyundan gelmiş âlim bir zattı. İmran’ın ve eşi Hanna’nın çocuğu olmuyordu. Hanna bir gün bir ağacın gölgesinde otururken, yavrusunu doğurmaya çalışan bir kuş gördü. Bunu gören Hanna içlendi ve o an Allah’a Kendisine bir evlat vermesi için yalvardı. Eğer duası kabul olursa çocuğunu Beyt-i Makdis’e (Kutsal Mabed) hizmetçi olarak adayacağını söyledi. O zamanın şartlarına göre böyle adaklar erkek çocuklar için yapılırdı. Kadınların Kutsal Mabed’e girmeleri yasaktı. Hanna bu adağını yaparken öyle içten dua etmişti ki çocuğunun kız olabileceğini düşünmemişti bile. Her şeyi sebebiyle yaratan âlemlerin Rabb’i elbette ki en doğruyu bilendi.
    Meryem doğmadan kısa bir süre önce babası vefat etti. Hanna çocuğunu doğurduğu zaman “Rabbim ben onu kız doğurdum. Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı senden onu ve soyunu korumanı diliyorum” diyerek dua etti. Bebeğini kucağına alıp Kutsal Mabed’e gitti. Musevi âlimlerin onay vermeyen bakışları altında bu adağa sadık kaldı.
    Hz. Meryem’i yetiştirmeyi Zekeriya Peygamber üstlenmişti. Zekeriya Peygamber’in Hanımı Meryem’in teyzesiydi. Hz. Meryem kimi zaman yerleri temizler, kimi zaman diğer hizmetlilerin de işlerine yardım eder, sabahlara kadar iş yapardı. Yaşına göre çok zor şarlar altında eziliyordu.
    Kutsal Mabed’de büyüyen Meryem Zekeriya (As.) Peygamber tarafından çok güzel dini bilgilerle eğitilmişti. Bu nedenle kendisi iffet abidesidir. Zekeriya Peygamber Meryem için mabette özel bir mihrap yapmıştı. Hz. Meryem mabedinde Rabbine dualar ederdi.
    Meryem’in dua ve ibadetle geçen günlerinde melekler ona gelerek “Allah sana kendisinden bir kelimeyi müjdeliyor. Adı; Meryemoğlu İsa Mesih’tir. Dünyada da ahirette de itibarlı ve Allah’ın kendisine yakın kıldıklarındandır” buyurdu.
    Kısa bir süre sonra Cebrail (As.) bir insan suretiyle Hz. Meryem’in karşısına çıktı. Meryem “Çok esirgeyici olan Allah’a sığınırım! Eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen bana dokunma” dedi. “Yalnızca sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabb’inin elçisiyim” diyen meleğe; kendisinin hiç bir mahrem elin değmediği halde nasıl çocuğunun olacağını sordu. Cebrail ise ,”Bu doğum Allah için çok kolaydır ve ezelde takdir edilmiştir”. diye cevap verdi. Âlemlerin Rabb’i “Irzını iffetle korumuş olan (Meryem’i de an). Biz ona ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu cümle âlem için bir ibret kıldık ” buyurmuştu. Böylelikle ezelde takdir edilen gerçek olmuştu!
    Hz. Meryem İsa’ya hamile kalmıştı. İnsanlara bu durumu nasıl anlatacağını bilemiyordu. Bu durumu teyzesine anlatmayı düşündü. Teyzesi iman sahibi olduğu için bu durumu hemen anladı ve Meryem’ e destek oldu.
    Meryem’in karnı büyüdüğünde bunu ilk fark eden mabette beraber büyüdüğü amcaoğlu Yusuf oldu. Şüpheli sorularla Meryem’den bu durumu açıklamasını istedi. “Tohumsuz Ekin biter mi? Yağmur olmadan ağaç büyür mü? Erkek olmadan çocuk olur mu? ”dedi Meryem’e. Hz. Meryem ise “Evet Allah ilk gün ekini tohumsuz bitirdi. Tohum dediğin şey, Allah’ın tohumsuz bitirdiği o ekindendir. Allah’ın ağacı yağmursuz bitirdiğini de bilirsin. O kudreti ile bunların hepsini yarattıktan sonra yağmuru ağacın hayatı için vasıta kıldı ”dedi. Yusuf “Allah’ın her şeye kâdir olduğunu ve dilediğine ‘Ol’ demesiyle olduğunu söylüyor ve buna inanıyorum” diye ekledi. Bunun üzerine Hz. Meryem, “Allah’ın Âdem ile Havva’yı anne babasız olarak yarattığını bilmiyor muşun?” dedi. Böylelikle Yusuf’un içindeki tüm şüpheler silinmiş, içi rahatlamış oldu.
    Hz. İsa’nın doğum zamanı yaklaşmıştı. Bu yüzden Meryem insanların şüpheli bakışlarından kurtulmak için uzak bir yere çekildi. Doğum vakti gelmiş sancıları sıklaşmıştı. Tek başına ıssız bir yerde tutunduğu, yaslandığı tek nesne kurumuş bir hurma ağacıydı!
    Gözyaşları içinde “keşke ölseydim de unutup gitseydim” diyerek acısını dile getirdi. O an “Sakın üzülme” diyen bir ses işitti. Yan tarafından serin bir ırmak akıverdi. “Hurma dalını kendine silkele! Üzerine taze ve olgun hurmalar dökülsün!” buyurdu. Âlemlerin Rabb’i, kuru hurma ağacı çoktan yeşerip meyve vermişti bile bu masum anne yesin diye.
    Hz. Meryem mucizevi bir şekilde doğan bebeğini kucağına alıp bağrına basar. Rabb’inin kendisini koruduğuna inanan Meryem bebeğini alır şehre döner. Meryem’in kucağında bebekle yürüdüğünü gören insanlar hayretler içinde kalırlar. Onu yaralayan ithamlar karşısında kucağındaki bebeğini göstererek bu olayın sırrını bebek İsa’ sormalarını işaret eder. Kendisi ise Rabbinin emre gereği konuşmaz. Öfkeyle beşikteki bebeğin nasıl konuşabileceğini sorarlar. Bebek İsa “Ben şüphesiz Allah’ın kuluyum…” diyerek dile gelir. İnsanlar bu duruma şahit olsalar bile yine de bu durumu yalanlarlar.
    Bazı rivayetlere göre Hz. Meryem, amcaoğlu Yusuf’la birlikte, oğlu İsa’yı da alarak Mısır’a hicret ederler. Çünkü zalim bir hükümdar olan Herodos Kudüs’te doğan bütün çocukları öldüreceğini söylemiştir. İslam kaynaklarına göre ise Hz. Meryem Zekeriya Peygamber’in himayesine verilmiştir. Bebeğiyle birlikte Kudüs yakınlarında bir yere yerleşir. Hz. Meryem’in ne kadar yaşadığı ve nerede öldüğü bilinmiyor.

    Derleyen: AL 11-A Emine SAĞ

  • İMAN VE İTAAT
    1- İtaat İçin İlim ve İnancın Lüzumu
    İslam, Allahu Teala’ya itaat demektir. Aklı selime göre, hayata ait muayyen temel meseleler bilinmeden ve bunlara tam manasıyla iman edilmeden Allahu Teala’ya itaatın sağlanması mümkün değildir. Bu meseleler nelerdir? Ve insanın Allah yoluna uygun olarak hayatını düzenlemesi için başlıca ne gibi esaslı bilgilere ihtiyacı vardır? Şimdi bu husustan bahsedeceğiz.
    Her şeyden evvel, Allahu Teala’nın varlığına sarsılmaz imanla bağlı olmak gerekir. Çünkü; bir kimse Allahu Teala’nın mevcudiyetine sağlam, katıksız, imanda bulunmadan O’na nasıl itaat edebilir?
    Sonra Allahu Teala’nın ne gibi sıfatları bulunduğunun bilinmesi gereklidir. İnsanı, en asil insani hususiyetleri benimsemeye ve hayatını faziletli ve İslami tarzda düzenlemeye bu ilahi sıfatlar iktidarlı kılar. Eğer bir kimse kainatın yaratıcısı, hakimi ve muhafızı olan Allahu Teala’nın birliğine vakıf değilse ve hiçbir şeyin ve hatta ilahi kuvvet ve iktidar sıfatlarının bile O’na şirk koşulamıyacağını bilmiyorsa; o vakit o kimse sahte tanrıların pençesine düşebilir ve himayelerini niyaz için bu sahte tanrılara tabi olur. Fakat tevhide -Allah’ın birliği- dair ilahi sıfata vakıf olursa böyle bir hataya düşmesine en ufak ihtimal mevcut kalmaz. Keza, bir kimse Allahu Teala’nın (ilmiyle) her yerde hazır ve herşeyi bilmekte olduğunu, umumi ve hususi hayatımızda yaptığımız herşeyi; hatta dilimizle söylemeyip aklımızdan geçirdiklerimizi bile görmekte, işitmekte nasıl olur da Allah’a karşı göz yumup itaatsizlikte bulunabilir? O, kendisini daima teftiş ve kontrol altında hissedecek ve bu sebepten en uygun şekilde davranacaktır. Fakat ilahi sıfatlardan habersiz olan kimse, cehaleti dolayısıyla Allah’a karşı, itaatsizliğe sapabilir. Diğer bütün ilahi sıfatlar ile de aynı hal varittir. Hakikat şudur ki: İslam’a uygun yolu takip arzusunda bulunan kimse için, lüzumlu sıfat ve ehliyet ancak ilahi sıfatlara derin bilgi sayesinde elde edilebilir. O ilahi sıfatlar ki, insanın zihin, ruh, itikad, ahlak ve fiillerini temizler. Bu sıfatlardan yalnızca üstten şekilde bilgi sahibi bulunmak ve sadece akademik bilgi sahibi olmak öndeki vazife için kafi gelmez. Sinsi şüphelerden ve delaletten masun kalmak üzere, insanın kalp ve zihninde kök salmış derin bir imanın mevcudiyeti şarttır.
    Buna ilaveten; Allah’ın rızasını aramak üzere takip edilecek hayat tarzına ait teferruatın da bilinmesi lüzumludur. Bir kimse Allahu Teala’nın istediklerini ve istemediklerini bilemeden iyi yolu nasıl seçip benimseyebilir. Bir kimse Allah’ın kanununu bilmezse, onu nasıl takip edebilir? Böylece Allah’ın kanunu ve emir buyrulan hayat prensiplerini bilmek de bu bakımdan son derece mühimdir.
    Fakat sadece bilgi de kafi değildir. Onun, Allah’ın kanunu olduğuna ve kurtuluşun ancak bu prensiplere bağlı bulunduğuna insanın tam bir itikad ve itimadı bulunmalıdır. Çünkü, itikadtan mahrum bilgi insanı doğru yola sevkedemiyecek ve belki de o şahıs, itaatsizliğin çıkmaz sokağında kaybolup gidecektir.
    Keza, bir kimse iman ve itaatla birlikte, imansızlık ve itaatsizliğin de neticesini bilmelidir. Eğer Allah’ın yolunu seçer ve temiz, faziletli ve itaatli bir hayat yaşarsa ne gibi nimetlere kavuşacağını bilmelidir.
    İtaatsizlik ve isyan yolunu benimseyip takip ederse o vakit onu hangi feci ve ızdıraplı bir geleceğin beklediğini de keza bilmelidir. Böyle bir bilgi ölümden sonraki hayat için çok ehemmiyetlidir. Ölümün hayatın sonu olmadığını; yeniden dirilip Allahu Teala’nın mahkeme-i kübrasına getirileceğini; mahşer gününde mutlak adaletin tecelli edeceğini; iyiliğin mükafat, kötülüğün de ceza göreceği hakikatına insanın tereddütsüz inanıp itikad etmesi lazımdır. Herkes yaptığının karşılığını görecektir ve bu hal kaçınılmaz bir gerçektir. Bu böyle olacaktır. Allah’ın kanununa tam manasıyla itaat için mesuliyet hissi her yönü ile ehemmiyetli mahiyettedir.
    Öbür dünya hakkında bilgiye sahip olmayan kimse itaat ve itaatsizliği ehemmiyetsiz farzedebilir. İtaat eden ile itaat etmeyenin aynı akıbetle karşılaşacağını düşünebilir. Çünkü her ikisi de öldükten sonra toz haline gelecektir. Bu tarz bir düşünceye sahip kimseden, fiilen itaat etmenin bölünmez parçası olan her türlü zahmet ve güçlüğe katlanması ve istikbalinin kendisine bu dünyada görünüş bakımından maddi ve moral eksiklik getirmeyecek olan günahlardan kaçınması nasıl beklenebilir? Bu zihniyetteki bir adam Allah’ın kanununu tasdik edemez ve tasdik edilmeyen kanunlara da itaat edilemez. Ahiret hayatına ve ilahi divana kuvvetle iman etmeyen kimse hayatta günah, cinayet ve kötülüğü üzerine çeken bu girdabın içinde sıkı ve sağlam tutunamaz. Çünkü şüphe ve tereddüt insanı faaliyet arzusundan mahrum eder. Ancak imanınız sağlam ise davranışlarınızda da sağlam kalabilirsiniz. Eğer tereddüte kapılırsanız sağlam ve sıkı kalamazsınız. Ancak takip etmekle hasıl edeceğiniz faydaları ve ona uymaktan katlanacağınız zarar ve ziyanları tam manasıyla anlamadan bir yolu can ve gönülden takip edemezsiniz. Böylece hayatı, Allah’a itaata sevk için iman ve imansızlık ile, ölümden sonraki hayatın geleceği hakkında derin bilgiye son derece ihtiyaç vardır.
    İtaat yani İslam hayatı yaşamak isteyen biri için bunlar bilinmesi şart olan hususlardır.

    2- İmanın Tarifi
    Evvelce tarif etmiş olduğumuz “İman” kelimesi “Bilgi” ve “İnanç” demektir. Aslında arapça olan bu kelime “bilmeyi, inanmayı ve bila şek ve şüphe kanaat sahibi olmayı” ifade eder. “İman”, böylece bilgi ve kanaattan doğan kuvvetli inançtır ve Allah’ın birliğine; ilahi sıfatlara; Allah Teala’nın kanun ve tebliğlerine; ilahi mükafat ve ceza formülünü bilen ve bunlara itimad eden kimseye mü’min denir. İstisnasız şekilde bu iman insanı, Alah’ın rızasına uyan ve itaat eden bir hayata sevkeder. Böyle itaatkar bir hayat süren kimseye müslüman denir.
    Bu hal; imanı olmayan kimsenin hakiki müslüman olmayacağı gerçeğini açıkça ispatlamış bulunmaktadır. Lüzumlu olan esas ruh bundadır; başlangıç budur ve bu olmadan temel kurulamaz. İslam’ın iman ile münasebeti, ağacın tohuma olan nisbeti gibidir. Tohumsuz ağaç nasıl fışkıramazsa; mayasında iman olmayan kimsenin müslüman olmasına imkan yoktur. Diğer taraftan; ekilen tohumun çeşitli sebeplerle yetişememesi, yahutta zarara uğrayıp geç yetişmesi gibi hallerin aynı olarak bir insanın da imana sahip olabilmesine rağmen bir çok zayıf tarafları, dolayısıyla hakiki ve sadık bir müslüman olamama ihtimali imkan dahilindedir. “İmanın”, böylece temel noktası olarak bulunduğunu ve insanı Allahu Teala’ya itaata sevkettiğini ve insanın imana sahip olmadan müslüman olamayacağını görmüş bulunuyoruz. Buna mukabil, bir kimsenin iman sahibi olmasına rağmen; irade zafiyeti, fena yetişmiş olması, yahutta fena arkadaşa sahip bulunması dolayısıyla hakiki müslüman hayatı yaşamaması ihtimali mümkündür. Aslında İslam ve iman bakımından bütün insanlar dört grup üzere sınıflandırılır:
    1- Kuvvetli iman sahibi olanlar: Öyle bir iman ki, onları tam olarak ve bütün kalpleriyle Allahu Teala’ya tabi kılar. Onlar Allah’ın yolunu takip ederler; her istediğini yapmak ve her istemediğinden kaçınmak suretiyle Allahu Teala’nın rızasını elde etmek üzere kalpleriyle, ruhlarıyla bağlanırlar. Bu bağlılıkta para ve şöhret peşinde koşanlardan bile daha üstün bir şevke sahiptirler. Bu gibi insanlar hakiki müslümandırlar.
    2- Allahu Teala’ya ve O’nun kanunlarına ve mahşer gününe iman ve itikad etmekle beraber, imanları onları Allahu Teala’ya tam manasıyla itaate sevk kudretinde olmayanlar: Onlar ihmal ve kabahatleri dalayısıyla cezaya layık ve hakiki müslüman rütbesine layık olmamakla beraber gene de müslümandırlar. İhmalkar ve günahkardırlar; fakat asi değildirler. Allahu Teala’nın hükümranlığını ve kanunlarını kabul ederler. Her ne kadar o kanunlara aykırı harekettebulunurlarsa da, O’nun hükümranlığına karşı isyan etmemişlerdir. O varlığın azametini ve kendilerinin ise günahkar bulunduklarını itiraf ederler. Böylece günahkardırlar ve cezaya müstehak bulunmalarına rağmen müslüman olarak kalırlar.
    3- Hiçbir suretle imana sahip bulunmayanlar: Bu kimseler Allahu Teala’nın hükümranlığını reddederler ve asidirler. Ahlakları kötü olmasa bile ve hatta fesat ve kötülüğü etrafa yaymamış olsalar da asi durumunda kalırlar ve görünüşteki iyi amelleri az kıymet taşır. Bu gibi insanlar sabıkalı kimseler gibidirler. Sabıkalı bir kimsenin herhangi bir hareketi kanuna uygundur diye, memleketin kanunlarına bağlı ve sadık vatandaş sayılamıyacağı gibi; aynen Allahu Teala’ya karşı isyan edenlerin de gözümüzdeki iyiliği, esas kötülüklerinin, yani isyan ve itaatsizliklerinin ağırlığını telafi edemez.
    4- Gerek iman ve gerekse de iyi niyete sahip bulunmayanlar: Onlar dünyada huzursuzluğu yayayarlar ve her türlü zulüm ve kötülüğü işlerler. Onlar en kötü insanlardır; çünkü asi olmakla beraber günahkar ve mücrimdirler.
    İnsanlara ait yukardaki tasnif açıkça göstermektedir ki, insanın hakiki kurtuluşu imana bağlıdır. İtaat hayatı “İslam”, hayatiyetini iman tohumundan alır. Bir insanın bu müslümanlığı, kusurlu veya kusursuz olabilir. Fakat imansız müslümanlık olamaz. İmansız yerde müslümanlık bulunmaz. İman bulunmayan yerde İslamiyet olamaz. İslam olmayan yerde küfür vardır. Şekil ve mahiyeti değişik olabilir. Fakat şekil ve mahiyeti ne olursa olsun o küfürdür ve küfürden başka şey değildir. Bu hal imanın; ve imanın karşılığı olarak da Allah Teala’ya tam ve hakiki itaatla yaşamanın, ehemmiyetini bozar.

    3- İlim Nasıl Elde Edilir?
    Şimdi ortaya bir sual çıkmaktadır. Allahu Teala ile sıfatları, kanunu ve mahşer günü hakkında nasıl bilgi edinilebilir?
    Allahu Teala’nın birliğine; kainatın tek yaratıcısı ve sevk, idare ve kontrol edeni bulunduğuna dair delil olarak nefsimizde ve çevremizdeki sayısız ilahi belirtilerden evvelce bahis etmiştik. Bu deliller Allahu Teala’nın sıfatlarını aksettirmektedir. Yani idraki; herşeyi bilmesi, her şeye kadir olması, merhameti, her şeyi yaşatanın o olması, kısacası ilahi sıfatlar, Allahu Teala’nın her eserinde izlenebilir. Fakat insan zeka ve takatı, bilgiye ulaşmak üzere, onları anlamakta ve teşhiste de hataya düşmektedir. Bütün burlar tabiatta aşikar olarak gözlerimizin önünde apaçık bulunmaktadır. Fakat burada insan hataya düşmektedir. Bazı kimseler iki tanrı bulunduğunu ilan etmişlerdir; bazıları teslis itikadını kabullenmişler ve diğer bir kısım insanlar da politeizme mağlup olmaktadırlar. Bazıları tabiata tapmağa başladılar; diğerleri uluhiyeti çeşitli ilahlara böldüler: Yağmur, hava, ateş, hayat, ölüm tanrıları vs. gibi… Bu gibilerde de maamafih ilahi belirtilerin ortada bulunmasına rağmen; mantığı çeşitli hususlarda tereddüte kapılmış ve hakikatı olduğu gibi göremez olmuştur. Neticesi fikir bulanıklığından başka şey olmayan devamlı aldanmalara tesadüf edilmiştir. Beşeri idrakteki bu hatalar üzerinde biraz duracağız.
    Keza, insanlar ölümden sonraki hayat bakımından da bir çok hatalı görüşler ileri sürmüşlerdir. Mesala: Ölümden sonra insanın toz haline geleceği ve tekrar hayata kavuşmayacağı; yahutta insanın ancak bu dünyada daimi olarak gelişmeye tabi olacağı; mükafat ve cezanın hayat devresine münhasır kalacağı gibi.
    Hayat formülü ile alakalı meseleye gelince; daha da büyük bir zorluk meydana çıkar. Allahu Teala’nın arzusuna uygun, eksiksiz ve dengeli bir hayat formülünün sadece beşeri mantığın yardımı ile hazırlanması son derece güç iştir. Bir kimse en yüksek zeka ve mantık kabiliyetiyle donanmış olsa ve eşsiz idrak ve uzun hayat tecrübesine sahip bulunsa bile; gene de hayat ve var olma üzerinde hakkaniyete uygun görüşler meydana koyma şansına pek sahip olamaz. Hayat tecrübesi sayesinde bu gibi görüşleri ayakta tutmaya muvaffak olsa bile, gene de hakikatı keşif ve doğru yolu takip edip etmediği hususunda itimattan mahrum kalmış olacaktır.
    Gerçi, bu dünya hayatında doğru yolun bulunması için insana, hiç bir dış tesire maruz kalmadan, sırf kendi imkanlarıyla akıl ve mantığını tam ve en iyi şekilde kullanma işi verilseydi, o vakit kendi görüş ve mücadelesi sayesinde hak ve hakikata erişenler muvaffak ve kurtulmuş; erişemiyenler ise muvaffakiyetsizliğe uğramış olacaklardı. Fakat Allahu Teala kullarını böyle güç bir işten esirgedi. Lütuf ve inayeti icabı, onlar için aralarından yükseltilmiş olduğu kimselere hakiki bilgiyi, ilahi sıfatları bildirdi; ilah kanunları ve şeriat üzere hayat sürme formülünü onlara açıkladı: Hayatın mana ve sebebi ile ölümden sonraki hayat hakkındaki bilgiyi onlara verdi; ve böylece insan için muvaffakiyet ve ebedi saadet yolunu onlara göstermiş oldu. Bu seçkin insanlar Allahu Teala’nın Rasulleri yani Peygamberlerdir. Allahu Teala ilim ve irfanı onlara vahiy suretiyle tebliğ buyurdu. İlahi tebliğleri ihtiva eden kitaba Kitabullah veyahut ta Kelamullah denir. Peygamberin masum ve mübarek hayatını etraflıca teşhis ve onun mükemmel ve kusursuz telkinlerini dikkatle tetkik eden kimsenin, peygamberi tanıyıp tanımaması, o şahsın zeka ve idrake sahip olup olmadığını ortaya koyar. Tam idrak ve aklı selime esaslı şekilde sahip kimse, hakikatı tasdik ve Hakkın Rasulü tarafından verilen talimatı kabul edecektir. Eğer Allahu Teala’nın Rasulünü ve telkinlerini reddederse, bu tekzibi onun hak ve hakikat yolunu bulacak ehliyette olmadığını ortaya koyar. Bu tekzib hasebiyle ehliyet imtihanında başarılı olmayacaktır. Böyle bir insan, Allahu Teala ile ilahi kanunlar ve ölümden sonraki hayat hakkında hakikatı keşfetmeye asla muktedir olamayacaktır.

    4- Gayba İman
    Bir şeyi bilmiyorsanız; bileni arayıp sözlerine itimat göstermeniz ve o kimseye tabi olmanız günlük olağan işlerdendir. Hastalanırsanız ve kendi kendinizi tedavi ve iyi edemezseniz, o vakit doktor arar ve o doktorun nasihatını sorgusuz sualsiz kabul ve takip edersiniz. Niçin? Çünkü o tıbbi tavsiyede bulunmaya tam ehliyetli olup tecrübe sahibidir; bir çok hastaları tedavi ve iyi etmiştir. Bu sebepten onun tavsiyesine bağlanır; her dediğini yapar ve menettiği şeylerden kaçınırsınız. Keza, hukuki meselelerde avukatınızın dediklerine itaat eder ve ona göre harekette bulunursunuz. Tahsil meselesinde öğretmenizin dediklerine inanır ve onun derslerini doğru olarak kabullenirsiniz. Bir yere giderken yolu bilemezseniz; bilene sorar ve o kimsenin götereceği yolu takip edersiniz. Kısacası bilemediiniz veya bilemiyeceğiniz meselelerde, bilen birine yanaşmanız ve onun tavsiyelerini kabullenip ona göre hareket etmeniz hayatınız boyunca benimseyeceğiniz makul yoldur. O iş ve meselede kendi bilginiz kafi gelmezse, bileni dikkatlice arar ve böylece onun sözlerini ses çıkartmadan kabullenirsiniz. Tam adamını bulmak için her zahmete katlanır; fakat bulduktan sonra, sorgusuz sualsiz onun tavsiyelerini kabul edersiniz. Bu şekildeki itimada “Gayba İman” denir. Çünkü burada siz, bilmediğiniz meselelerde, bilen bir kimseye güvenmiş bulunuyorsunuz. Bu tam olarak “Gayba İman” yani “İman bil Gayb”dir.
    Böylece “İman bil Gayb”, vakıf olmadığınız bilgiyi bilenden elde etmeniz manasına gelir. Allahu Teala’yı ve onun hakiki sıfatlarını bilmemektesiniz. O’nun emirlerine uyarak idare eden ve her tarafınızı çevreleyen melekleri bilmemektesiniz. Halikinizin rızasını elde etmek üzere takip edilecek hayat tarzına dair tam bilgiye sahip bulunmamaktasınız ve ahiret hakkında tam bir delalet içindesiniz. Bütün bu bilgiler size Cenab-ı Hak ile doğrudan doğruya teması olan ve kendilerine hakiki bilgi ihsan edilmiş bulunan peygamberler tarafından verilmiş bulunmaktadır. O peygamberler ki, hayatlarındaki samimiyet, doğruluk, sadakat, Allah korkusu ve mutlak namuskarlık; bilgi iddialarının doğruluğuna reddi gayri kabul açık delil olarak ortada bulunmaktadır. Bunların hepsinin üzerinde olarak da tebliğlerindeki mutlak ilim ve kudret, hakikatı söylediklerini ve tebliğlerine itimat ve iddia lüzumunu size kabul ettirecektir. Bütün bu itikadınız “İman bil Gayb”dir. Bu şekilde hakikatı idrak ve hakikatı tasdik davranışı -yani İman bil Gayb- Allahu Teala’ya itaat ve onun rızasına göre hareket için esastır; çünkü hakiki bilgiyi elde etmek üzere Allah’ın Rasulünden başka vasıtaya sahip bulunmamaktasınız. Tam ve hakiki bilgiye sahip olmadan da İslami yolda doğruca ilerleyemezsiniz.

    EBU HANİFE(r.a.)
    İmam Âzam (büyük İmam) lâkabıyla bilinen, Ebû Hanife künyesiyle meşhur Numân b. Sâbit b. Zevta (Zûta) mutlak müctehid ve fıkıhta Hanefi mezhebinin imamı. (699-767)
    Ebu Hanife(r.a.), üstün zekâsı, ilmî şahsiyeti, örnek ve mücadele dolu hayatı ile tanınan büyük bir İslam âlimidir. Bu özelliklerinin yanı sıra fıkıh bilgisi ve birçok konuda pratik çözümler sunmasından dolayı ona “Büyük İmam“ anlamına gelen İmam Azam lakabı verilmiştir. Kûfe şehrinde doğan Ebu Hanife(r.a.) Irak’ın ünlü âlimlerinden ders aldı. Küçük yaşta Kur’an’ı ezberleyerek hafız oldu. Arapça, Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Edebiyat gibi birçok ilmi öğrendi. Hocası Hammad bin Ebu Süleyman’ın vefatı üzerine onun yerine geçti ve ders vermeye başladı. Kısa sürede ünü tüm ilim çevrelerinde yayıldı. Ticaretle de uğraşan Ebu Hanife, ömrünün büyük bir kısmını ilim öğrenmek ve öğrenci yetiştirmekle geçirdi. Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Züfer gibi müctehid düzeyinde birçok talebe yetiştirdi.
    İmam Azam Ebu Hanife(r.a.) fıkhî meseleleri öğrencileriyle tartışarak birlikte hüküm verirdi. Ayrıca olması muhtemel olaylar üzerinde de düşünerek çözümler üretirlerdi. Bütün bu tartışmalar sonucunda ortaya çıkan görüşler, Ebu Hanife’nin öğrencileri tarafından yazıya geçirilmiştir. Onun Kur’an-ı Kerim’den ve Peygamberimizin hadislerinden yola çıkarak geliştirdiği ekole Hanefi mezhebi adı verilmiştir. Hanefilik başta Türkiye ve Balkanlar olmak üzere İslam dünyasının pek çok yerinde yaygınlaşmıştır.
    İmam Azam Ebu Hanife(r.a.), bir konuda hüküm vermek ve amel etmek için Allah’ın kitabındakini alır kabul ederim. Onda bulamazsam Hz. Peygamberin güvenilir âlimlerce bilinen ve meşhur olan sünnetiyle amel ederim. Onda da bulamazsam sahabeden dilediğim kimsenin reyini alırım. Fakat diğer âlimlere gelince bir ilim adamı olarak ben de onlar gibi içtihat ederim, derdi.
    Güzel ahlak sahibi olan İmam Azam(r.a.) ilme ve ibadete düşkün biri idi. Kırk sene boyunca gecelerini ibadet ve ilimle geçirmesi hafızalarımızdan silinmeyen güzel bir kulluk örneğidir.
    Kur’an ve Sünnet’e sımsıkı bağlı olan Ebu Hanife(r.a.) derin fıkıh bilgisine sahipti. O, inandığını ve doğru bildiğini söylemekten asla geri durmamıştır.
    Ebu Hanife(r.a.), inançları için mücadele etmekten çekinmeyen güçlü bir kişiliğe ve cesarete sahipti. Bu nedenle onun hayatı hep mücadelelerle geçmiş, bu uğurda birçok sıkıntı ve eziyet çekmiştir.
    Emeviler ve Abbasiler döneminde yöneticilerin yaptıkları haksızlıklara açıkça karşı çıkmıştır. Onların yanlışlarını her zaman ve şartta söylemekten çekinmemiştir. Nitekim Abbasi Halifesi el-Mansur, kendi saltanatını meşrulaştırmak için İmam Azam’a Bağdat baş kadılığını teklif etmiş ancak İmam Azam, tüm baskılara rağmen bu görevi kabul etmemiştir. Bunun üzerine hapse atılmış, işkence görmüş ve dövülmüştür. Kısa süre sonra da şehit olmuştur. İmam Azam Ebu Hanife’nin kabri Bağdat’tadır.
    ESERLERİ
    İmamı Azam Ebu Hanife’nin, günümüze kadar ulaşabilmiş eserleri pek fazla değildir. Bunların bir kısmının da ona ait olup olmadığı ihtilaflıdır. Bununla beraber talebeleri Ebu Yusuf ve bilhassa İmam Muhammed’in telif ettiği eserler, fıkhını ve çeşitli konulardaki görüşlerini zamanımıza kadar ulaştırmıştır. Ebu Hanife’nin yaşadığı devirde yazdırma usulü yaygın olduğu için hocalar genellikle kendileri yazmaz, talebelerine yazdırırlardı. Bu yüzden kendine isnad edilen eserlerin sayısı fazla değildir. Bu eserlerin başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz.
    1. el-Fıkhu’l-Ekber
    2. el-Fıkhu’l-Ebsat
    3. Osman el-Betti’ye Risale
    4. Osman el-Betti’ye diğer bir risale
    5. el-Vasıyye
    6. el-Vasıyye (oğlu Hammad’a)
    7. el-Vasıyye (talebesi Yusuf ibnu Halid es-Semiti’ye)
    8. el-Vasıyye (talebesi kadı Ebu Yusuf’a)
    9. Müsnedu Ebi Hanife (Ebu Yusuf’un rivayetiyle)

    İmamı Azam Duası, İsmi Azam Allah’ın en büyük, yüce ismidir. Allah’ın pek çok ismi vardır. Dualarımızı yaparken O’nun mübarek isimleriyle yönelmemiz hem adaptandır hem de dualarımızın kabulünde önemli bir vesiledir, esastır. “İsm-i A’zam”, Hazret-i Resulullah Salla’llahu Aleyhi ve Sellem’in tuttuğu ışık altında, deriz ki… Dua’sına icabet bekleyen kişi, şayet iki rek’at namaz kılar ve her rek’atında yirmi bir ihlas okursa Fatiha’dan sonra ve son secdesinde de şu şekilde Allah’u Teala’ya yönelirse, inancımız odur ki, kendisine icabet edilir…
    İsm-i a’zamla dilekte bulundun, bununla dua edilince o dua kabul olur ve bu dua ile bir dilekte bulununca dileği yerine gelir.
    Başka bir zaman da İsm-i a’zam “Ve ilahükum ilahün vahid la ilahe illa hüverrahmanürrahim” ayeti ile “Allahü la ilahe illa hüvel hayyül kayyum” ayeti içindedir buyurdu. Hazreti Alinin bildirdiği ism-i azam duası var. Bu duaya sımsıkı sarılın. Çünkü o Arş-ı a’zamın hazinelerinden bir hazinedir. buyurduğu dua şöyledir ki…
    Bismillahirrahmanirrahim,
    “Allahümme inni es’elüke ya alimel hafiyye ve ya men-is-semau bikudretihi mebniyye ve ya men-il-erdu biizzetihi mudhıyye ve ya men-iş-şemsü vel-kameru binuri celalihi müşrika ve mudıyye ve ya mukbilen ala külli nefsin mü’minetin zekiyye ve ya müsekkine ra’b-el-haifine ve ehl-et-takıyye ya men havaicul-halki indehü makdıyye ya men neca Yusüfe min rıkk-il-ubüdiyye ya men leyse lehü bevvabün yunadi vela sahibun yağşa ve la vezirun yu’ti ve la gayruhu rabbün yud’a ve la yezdadı ala kesretil-havaici illa keremen ve cuden ve sallallhu ala Muhammedin ve alihi ve a’tini süali inneke ala külli şey’in kadir”
    azam
    Duaya e’uzü besmele Allahü tealaya hamdü sena ve Resulüne salatü selam ile başlamalıdır! Peygamber efendimiz duaya başlarken Sübhane Rabbiyel aliyyil a’lel vehhab derdi. Allahü teala salevat-ı şerifeyi kabul eder. Duanın başı ve sonu kabul olunca ortasının kabul olmaması düşünülemez.
    Peygamber efendimiz Allahü tealaya günah işlemişsen dil ile dua edin buyurdu. Yine buyurdu ki; Duanın kabul olması için iki şey lazımdır. Duayı ihlas ile yapılmalıdır. Yediği ve giydiği helalden olmalıdır.
    İsmi a’zam duasının Türkçe anlamı,
    Bu ana gelinceye kadar benim elimden, dilimden, gözümden, kulağımdan, ayağımdan ve elimden bilerek veya bilmeyerek meydana gelen bütün günah ve hatalarıma tövbe ettim, pişman oldum.
    Küfür, şirk, isyan, günah ve kusur her ne türlü hal vaki oldu ise, cümlesine nadim oldum, pişmanlık duydum. Bir daha yapmamaya azm ü cezm ü kast ettim. Sen bu tövbemi kabul eyle.
    Nefsime uyup, şeytana tabi olup da aynı günah ve kusurları bir daha tekrar etmeme imkan verme, ya Rabbi. Bir daha iman ve ikrar ediyorum ki, Peygamberlerin evveli Adem Aleyhisselam, ahiri ise Hazret-i Muhammed Aleyhisselam, bu ikisi arasında sayılarını bilemeyeceğim kadar çok Peygamber gelmiş, İlahi kitapları tebliğ etmişlerdir.
    Bunların cümlesine inandım, iman ettim, hepsi de haktır ve gerçektir. Bütün peygamberlere, onlara gönderilmiş olan İlahi kitaplara ve içindeki emirlere şeksiz ve şüphesiz iman ettim, dilimle ikrar, kalbimle tasdik ediyorum ve yine iman ve ikrar ediyorum ki en son Kur’an’ı Azimüşşan ve en son Peygamber de Hazret-i Muhammed Aleyhisselam ‘dır.
    HADİSLERDE İMAM-I AZAM
    Buhari ve Müslim’deki bir hadis-i şerifte; “İman, Süreyya yıldızına çıksa, Faris oğullarından biri elbette alıp getirir” buyuruldu. İslam âlimleri, bu hadis-i şerifin imam-ı a’zam hakkında olduğunu bildirmiştir. Yine Buhari ve Müslim’de bildirilen bir hadis-i şerifte; “İnsanların en hayırlısı, benim asrımda bulunan Müslümanlardır (yani Eshab-ı kiramdır). Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir(yani Tabiindir). Onlardan sonra da onlardan sonra gelenlerdir(yani Tebe-i tabiindir)” buyuruldu. İmam-ı a’zam da, bu hadis-i şerifle müjdelenen Tabiinden ve onların da en üstünlerinden biridir. Hayrat-ul-Hisan, Mevduat-ül-Ulum ve Dürr-ül-Muhtar da yazılı olan hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (Âdem (aleyhisselam) benimle öğündüğü gibi ben de ümmetimden bir kimse ile öğünürüm. İsmi Numan, künyesi Ebu Hanife’dir. O, ümmetimin ışığıdır.)
    (Peygamberler benimle öğündükleri gibi ben de Ebu Hanife ile öğünüyorum. Onu seven beni sevmiş olur. Onu sevmeyen beni sevmemiş olur.)
    (Ümmetimden biri, İslamiyeti canlandırır. Bid’atleri öldürür. Adı Numan bin Sabit’tir.)
    (Her asırda ümmetimden yükselenler olacaktır. Ebu Hanife zamanının en yükseğidir.)
    Hazret-i Ali de; “Size bu Kufe şehrinde bulunan, Ebu Hanife adında birini haber vereyim. Onun kalbi ilim ve hikmet ile dolu olacaktır. Ahir zamanda, birçok kimse, onun kıymetini bilmeyerek helak olacaktır” buyurdu.
    İmam-ı a’zamın zamanında ve sonraki asırlarda yaşayan İslam âlimleri hep onu methetmişler, büyüklüğünü bildirmişlerdir.